Bu mesleğin, yani gazeteciliğin ne engin bir derya olduğunu düşünmeme sebep olanlar afili köşe yazarları ya da sekreterine telefon açtırıp, röportaj gününü belirleyenler değil... 'Alana inmek' deyimini birebir yaşayanlar; canını dişine takarak haber kovalayan, 'etik' denen olgunun, 'vicdan' denen duygunun muhasebesini yaparak 'sıcak haber'lerde kalem oynatan muhabirler... Mesela Mete Çubukçu. Hangimiz onun Filistin'den, Bosna'dan, Afganistan'dan, Irak'tan, savaş dehşetinin ya da kriz anlarının tam orta yerinden geçtiği haberleri soluksuz takip etmedik? Hangimiz rahat koltuklarımıza gömülmüşken patlayan bombaların, vızıldayan mermilerin yanı başında telaşlı ama kendine güveninden ödün vermeyen sesine kulak vermedik?
Adının yanına övgü sözcükleri eklenen bir gazeteci Çubukçu. Metis Yayınları'ndan henüz yayımlanan kitabı 'Ateş Altında Gazetecilik/Savaş ve Savaş Haberciliği' de o övgü sözcüklerine yenilerini ekleyecek muhtemelen. Çünkü bu kitabın yalnızca anılarından ibaret olmasını doğru bulmamış; istemiş ki bir adım daha öteye geçip insanları bilgilendiren bir kaynağa dönüşsün: 'Yurtdışında savaş muhabirliği üzerine yazılmış sayısız kaynak ve kitap var. Ama Türkiye'de makale ve tezlerin dışında, ciddi bir kaynak kitap mevcut değil. Ben kitabımın elimden geldiğinde bu boşluğu doldurmasını, bir anlamda 'akademik' bir kaynak olmasını amaçladım. Hatta gazetecilik okullarında işlensin.' Bölgenin yapısını bilmek hayat kurtarır
Elbette basın sektörünün her alanına yayılan sorunlar, savaş muhabirliği alanında da fazlasıyla hissettiriyor kendini. 'Muhabir' kavramının tukaka görülmesinden, oysa gazeteciliğin temelinin muhabirlik olduğundan dem vuruyor Çubukçu. Boynunda fotoğraf makinesi, ayağında botlarıyla maceradan maceraya koşturan karikatürize imaj yüzünden pek çok kişinin savaş muhabirliğine soyunduğunu ama birkaç tecrübeden sonra ardına bakmadan uzaklaştığını söylüyor: 'Yurtdışındaki savaş muhabirleri genellikle saçları beyazlamış, belli bir yaşın üstündeki insanlardır. Çünkü bilgi, deneyim ve yaşanmışlık gerektirir bu alan. Benim evim harita doludur. Bir yere gitmeden önce geçeceğim yolları incelerim; bölgenin kültürü, siyasi yapısı hakkında bildiklerimin üzerine bir şeyler daha katarım. Gerekirse hiç gocunmadan orada daha önce görev yapmış insanlara danışırım. Bölgenin dinine, diline, kültürüne, siyasetine dair bilginiz hayat kurtarıcı olabilir.'
Bir yanda savaşın korkunçluğu, insanların çaresizliği, her an ölümle burun buruna olmanın tedirginliği, Çubukçu'nun deyimiyle cephede 'Allah'a emanet' geçirilen günler.. Bir yanda da oraya gitmeden duramamanın çelişkisi... İnsan neden böyle bir mesleği tercih eder? 'Bir coğrafyada bir şeylerin yaşanacağını hissettiğinizde 'karıncalanmaya' başlarsınız. 'Orada olmak zorundayım' duygusu çöreklenir içinize. Gidemezseniz kendinizi kötü hissedersiniz. Günlük hayatın koşuşturmasından sıyrılıp, cephede ölüm kalım mücadelesi vermeye başladığınızda yaşamın en temel ihtiyaçları önemli olur sadece. İçecek su bulmak, hastalanmamak, az uyuyup zinde olmak ve tabii hayatta kalmak. Ben arındığımı hissediyorum mesela, saflaştığımı.' Savaş muhabirleri de savaş kurbanlarıdır
Kitabının önsözünde ise bu duyguyu şu cümlelerle açıklıyor Çubukçu: 'Gazetecilik mesleğinin en zor, en meşakkatli, en tehlikeli, ama belki de en zevkli alanı savaş muhabirliğidir. Savaş muhabirlerinin varoluşları, haber yapma alanları bizatihi insanların mutsuzluğu üzerine kuruludur. O mutsuzluğu anlatmak savaş muhabirlerine düşer. Dolayısıyla onlar da savaşın kurbanlarıdır. Yapılan sadece görev değil, durumun kendisini de yaşamaktır.' Görevi ile tanık olduğu anın dehşet arasında kalarak en içinden çıkılmaz deneyimi yaşayanlar da savaş muhabirleri elbette. Zamanın ve tecrübelerin daha soğukkanlı olmayı öğrettiğini ama gördüklerinden etkilenmemenin ciddi bir mesleki deformasyon anlamına geleceğini belirtiyor Çubukçu da. Savaştan nefret etmeyi yine savaşta öğrendiğini vurguluyor, kitabının pek çok yerinde tekrarladığı gibi 'Keşke savaşlar yapılmasa da biz işsiz kalsak' diye temenni ediyor. Dünyanın en ateşli bölgelerine tanıklıklar
'Ateş Altında Gazetecilik/Savaş ve Savaş Haberciliği' Çubukçu'nun deneyimlerinin yanı sıra kitap ya da makalelerden yaptığı akademik alıntılarla, farklı gazetecilerin deneyimleri ve düşünceleriyle bezeli bir kitap. Dört bölümden oluşuyor. İlk bölüm Savaş ve Savaş Haberciliği'nde savaş muhabirliği kavramını inceliyor, sorguluyor; kafalardaki soru işaretlerini örnekler ve alıntılarla cevaplıyor. İkinci bölüm Savaşa ve İnsanlara Tanıklık'ta Irak, Filistin, Afganistan gibi dünyanın en ateşli bölgelerinde yaşadığı dramları anlatıyor. Üçüncü bölüm Söyleşiler, Tanıklıklar, Anılar'da bu kez Burak Kara, Nevin Sungur, Yunus Şen gibi muhabirlerin kendi tanıklıkları alıyor sırayı. Savaş Gazetecileri İçin Rehber adını taşıyan son bölüm ise temel kurallar ve yükümlülükler çerçevesinde gerçek bir rehber niteliğinde.
Kısacası yalnızca savaş muhabirlerini değil, bu alana ilgi duyan ya da savaş muhabirliğinin gerçek yüzüyle tanışmak isteyen herkesin bir solukta okuyacağı bir kitap 'Ateş Altında Gazetecilik'.
BAĞDAT'TA GAZ MASKESİ YERİNE ISLAK HAVLU, AFGANİSTAN'DA TÜLBENTTEN SÜZÜLEN SU
'Ateş Altında Gazetecilik'te içinizi en fazla acıtan bölüm tanıklıklar aslında. Savaşın acımasızlığını, 'objektiflik', 'otosansür' ve 'sansür' mekanizlarının nasıl işlediğini, yetersizliklerle birleşen savaş koşullarının görevini yerini getirmek için orada olan gazetecinin psikolojisini nasıl etkilediğini yaşanmışlıklarla anlatıyor çünkü. İşte kameraman Mehmet İbrahimhakkıoğlu'nun (Vito) sözlerinden bir alıntı: 'Haber kameramanı olarak görev yaptığım
15 yılda mesleğimle ilgili hiçbir eğitim, kurs, vs. almadım. SSK priminin bile doğru düzgün yatırılmadığı basın sektöründe, Bağdat'ta gaz maskesi yerine ıslattığımız havlulara güveniyorduk. Afganistan'da suyu tülbentten süzüp içiyorduk. Uyku tulumumuz hiç olmadı, zar zor kurşun geçirmediğini sandığımız yeleklerimiz oldu. Hiç kaskım olmadı. Paramız ne tür taşıta yetiyorsa ona bindik. Haberin göbeğindeydik ama haber geçemiyorduk, telefonumuz yoktu. Dağda rüşvet veriyor, masrafı belgeleyemediğimiz için ne yapacağımızı düşünüyorduk, ama haberimizi ekranda seyretmek öncesindeki tüm zorluğu telafi ederdi.'
KİTAPTAN...
'Muhabirin işi sadece sıcak çatışmaları ve kanlı görüntüleri iletmek değil, cephe gerisinde neler yaşandığını, sivillerin nasıl etkilendiğini, savaşın nelere mal olduğunu, neden ve nasıl çıktığını da anlatmaktır. Bunları anlatıp haberleştirirken de savaştan yana tavır takınmamalı, aksine insanlara savaşın gerçek yüzünü gösterip, kilometrelerce ötede, sıcak odalarında oturanları farklı bir şekilde etkileyebilmelidir. Gazeteci belki savaşları engelleyemez, ancak bir daha olmaması için, savaşın en acı yanlarını yansıtarak insanları etkileyebilir.'
'Bir gazeteci, mensubu olduğu ülke, cemaat ya da etnik grup savaşa girdiğinde milliyetçi duygularla gazetecilik ilkeleri arasında kaçınılmaz olarak büyük çelişkiler yaşar. Bu nedenle geçmişte de en başarılı savaş gazeteciliği ürünleri, savaşan tarafların dışındaki ülke ya da milliyetlere mensup gazetecilerce gerçekleştirilmiştir.'
'Embedded gazetecilik zorunlu olarak bağımlı olmayı getirir. Örneğin Irak Savaşı'nda sivillerin ölümleriyle öldürülen ABD askerlerinin görüntüleri ekranlara, gazete sayfalarına çok seyrek yansımış, bu da ordunun ve hükümetin istediği 'temiz savaş' kuramını destekleyen bir yöntem olarak ortaya çıkmıştır... Medya kuruluşları iki cepheden de, hem bağımsız hem de iliştirilen muhabirlerle savaşı izleyebilir. Ancak asıl tehlike iliştirilenlerin ağır basmasıdır ki ABD ordusu bunu zorlamaktadır. Aslolan savaşlarda bağımsız gazeteciliğin zorunlu olduğudur.' Ahu ERKIVANÇ YILDIZ ahu.erkivanc@aksam.com.tr