03 Nisan 2005 Pazar       




 




Marduk geliyor mu? Burak Eldem'in Yazı dizisi...7

   
 
Gezegen X

Eskiçağ toplumlarının yıldız gözlem birikimlerinde, mitlerinde ve inanç sistemlerinde, Sümer'den başlayarak oldukça geniş bir kültürel coğrafyaya yayılmış, saygı duyulan ve korkulan bir gök cisminin varlığına ilişkin, üzeri örtülmüş izlerle karşılaştığımızdan söz ettik sürekli. Babil'de 'göksel ejderha' Tiamat'la savaşıp onun 'ortasından geçen'; Mısır'da Osiris ile Seth'in göksel savaşına ilişkin mitlerde karşımıza çıkan; Orta Amerika'da benzeri bir savaşın uzaklardan gelen kahramanı olarak belirip göksel iktidarı bir süreliğine Venüs'ün elinden almış Hunrakan kimliğiyle beliren; Çin kültüründe 'göklerin ejderhası', Hint yıldız kültürü ve zaman ölçümlerinde 'Saptarshi' adlı göksel döngünün kahramanı olarak sunulan; Roma'nın efsanevi Sibylline kitaplarında, göksel dönüşümün temsilcisi niteliğiyle boy gösteren; Yunan'da Phaeton, Navaho ve Hopi kızılderililerinin mitlerinde 'Mavi Kachina', İncil'in finalindeki 'Yuhanna'nın Vahyi'ndeyse '666 Sayılı Kızıl Ejderha' kimliklerine bürünen böylesi kritik bir gök cisminin varlığına ilişkin, bilim dünyası neler söylüyor?

Hemen belirtmek gerek ki, bu konuda üzerinde bütünüyle anlaşmaya varılmış, 'tek ses' halinde yinelenen, ortak ve net bir tavır yok. Ortodoks yaklaşıma, genel kabul gören akademik bakışa bağlı, büyükçe bir grup, Güneş Sistemi'ne dahil olan ya da 'dışarıdan katılan', büyük ve etkili bir gök cisminin varlığını, üzerinde düşünmeye bile gerek görmeden reddetme eğiliminde. Ancak yine de son 70 yıl içinde yaşanan gelişmeler, farklı görüş ve yaklaşımlara sahip, azımsanmayacak sayıda bilim adamının, bu konuya daha esnek ve daha devrimci bakmaya çalıştığını ortaya koydu.

Güneş Sistemi içinde, büyük kütleli bir 'Onuncu Gezegen' olması gerektiğine ilişkin ilk görüş ve teoriler, 1930'da Pluton'un keşfinden sonra ortaya çıkmaya başladı. Uranüs ve Neptün'ün yörüngeleri üzerinde 'rahatsızlık' yaratan bir unsurun varlığı matematiksel olarak saptanmıştı çünkü ve oldukça küçük olan Pluton'un bu rahatsızlığın kaynağı olamayacağı düşünülerek yeni arayışlara girildi. Astronomi çevrelerinde, 'Gezegen X' adıyla anılan bir gök cisminin saptanmasına yönelik çalışmalar da giderek hız kazandı. (Burada 'X' hem bilinmeyen bir gezegeni, hem de Roma rakamlarıyla '10' sayısını ifade ediyordu.)

Bilinmeyenin peşinde

1970'li yıllarda gökbilimci Tom Van Flandern, uzun hesap ve araştırmalardan sonra Uranüs ve Neptün'ün yörüngelerinin 'beklenen değerler'e uymadığı düşüncesiyle, çalışmalarını derinleştirdi ve bir onuncu gezegenin varlığı konusunda kesinlikle ikna oldu. Hemen ardından, meslektaşı Robert Harrington'ın yardımını istedi ve iki bilim adamı, oldukça uzun ve yoğun bir araştırmanın içine girdiler. Harrington da bilinmeyen bir gezegenin varlığı konusunda bütünüyle ikna olmuştu ama bir süre sonra Van Flandern'le aralarında görüş ayrılıkları ortaya çıktı. Harrington, Uranüs ve Neptün'ün yörüngeleri arasına yerleşen bir 'Gezegen X' olması gerektiğini düşünüyordu. Van Flandern'e göreyse söz konusu gök cismi Neptün'ün yörüngesinin çok ilerisinde olmalıydı. Ancak her iki bilim adamı da, 'Gezegen X'in fazlasıyla eliptik bir yörüngeye ve çok uzun bir dolanım süresine sahip olması gerektiği konusunda hemfikirdi.

Seksenli yılların başında, Voyager I uzay sondasının yolladığı veriler değerlendirildikten sonra, Uranüs ve Neptün'ün yörüngesinde 'rahatsızlıklar' olduğu yolundaki eski hesapların yanlış olduğu açıklandı, çünkü Neptün'ün kütlesi daha önce hatalı hesaplanmıştı. Böylece, bir 'Onuncu Gezegen' arayışını gerektiren koşullar ortadan kalkmıştı kimi bilim adamlarına göre. Ama bu, Harrington ve Van Flandern'i ikna etmeye yetmedi. 1987 yılında iki bilim adamı da aranan gezegenin fazlasıyla dış merkezli (eliptik) bir yörüngede, güneşe oldukça uzak bir konumda olduğunu düşünüyorlardı. Van Flandern'e göre gezegen çok soluk (16 ya da 17 Kadir) olmalıydı ve bu nedenle saptanması iyice güçleşiyordu.

Bitmeyen arayış

Aynı yıl, iki bilim adamı daha, Daniel Whitmire ve John Matese, 'Gezegen X'in son derece eliptik bir yörüngeye sahip olduğu ve dolanım süresinin en az 700 yıl olması gerektiği yolundaki bulgularını bilim dünyasına sundu. Whitmire ve Matese aynı zamanda 'Gezegen X'in yörüngesinin, dünya da dahil çoğu gezegenlerin yörünge düzlemlerine yaklaşık 45 derecelik bir açı yapması gerektiğini vurguluyorlardı.

Aşağı yukarı aynı tarihlerde, NASA'nın JPL (Jet Propulsion Laboratory) biriminde çalışan John Anderson, 'Pioneer 10' ve 'Pioneer 11' uzay sondalarının hareketlerini izleyerek, dış merkezli bir 'Onuncu Gezegen'in varlığının çok büyük olasılık olduğu sonucuna vardı. Anderson'ın hesaplarına göre söz konusu gök cismi bir hayli eliptik bir yörüngeye sahipti ve güneşin çok uzaklarına dek gidiyor; ancak daha sonra sistemin içlerine (hatta dünyaya) çok fazla yaklaşarak etkilerini hissettiriyordu. Dolanım süresi, Anderson'a göre en az 1000 yıl olmalıydı; kütlesinin de, dünya kütlesinin beş katı olması gerektiğini hesaplamıştı bilim adamı.

JPL'den bir başka bilim adamı, Conley Powell, seksenlerin sonlarında gezegen hareketleri üzerine uzun uzadıya araştırmalar yaptıktan sonra, kütlesi dünya kütlesinin yaklaşık üç katı olan ve yörüngesini yaklaşık 494 yılda tamamlayan bir gezegenin varlığını önerdi. Hesaplarına göre bu gezegen, İkizler Burcu hizalarında olmalıydı ama bütün araştırmalara karşın söz konusu bölgede hiçbir kayda değer gök cisiminin izine rastlanmadı.

Sonuçsuz kalan araştırmalar, doksanlı yıllarda 'asrın keşfi' olarak adlandırılabilecek böyle bir buluşa imza atma umudunu azaltsa da, çok sayıda açık fikirli bilim adamı, 'Gezegen X' teorisinden vazgeçmeyip çalışmalarını sürdürdü. Bu gök cisminin varlığı konusunda, bu tür teorilere pek itibar etmeyen, kuşkuculuğuyla ünlü gökbilimci Patrick Moore bile olumlu düşünüyor ve 'Gezegenler Klavuzu' adlı kitabında şunları söylüyordu:

'X Gezegeni, oralarda bir yerde. Çok soluk olsa gerek. Dolayısıyla onu, nereye bakacağımız konusunda en ufak bir fikrimiz olmadan, bulma ihtimalimiz oldukça düşük.'

80'li yılların flaş haberi

Eğer eski metinlerde, binlerce yıl öncesinin yıldız gözlemcilerince tutulmuş kayıtlarda yer alan ipuçları dikkate alınırsa, haklıydı Moore. 'Nereye bakılacağı' gerçekten önem taşıyordu: Bütün gezegenlerin yörüngelerinin aşağı yukarı birbirine yakın hizalarda seyrettiği ekliptik düzlemi doğrultusuna değil, 'aşağı' bakılmalıydı çünkü. Güney göklerinde, Orion'un ayakucunda belirip dik bir hareketle Eridanus'un ortasından geçip 'Nibiru', yani 'ortayı ele geçiren' adını alan gök cismi, göksel güney kutbu yönünden, yani oldukça 'aşağılardan' yaklaşacak ve dolayısıyla, yörünge süresinin son evrelerinde, dünyadan yapılacak gözlemlere göre, Güneş ile yakın bir hizada kalacaktı. Bu durumda, Güney Kutbu'na son derece yakın noktalarda bile, son ana dek saptanması çok zor olabilirdi. Uzay teleskoplarıyla yörüngeden yapılacak gözlemlerde bile, Güneş'in yoğun kızılötesi 'perdesi'nin arkasında kalacağı için, net olarak saptanabilmesi için hassas bir kızılötesi tarayıcı ile dikkatli ve uzun süreli gözlemlere gerek duyulacaktı. Tabii, nereye bakılması gerektiği tam olarak bilinirse.

Aslına bakılırsa, 1983 yılında kısa süreli bir görev için yollanan IRAS adlı kızılötesi tarayıcıdan bu doğrultuda oldukça heyecan verici bilgiler gelmiş ve ajanslar tarafından bunlar 'flaş haber' anonsuyla bütün dünyaya duyurulup, uluslararası medyada ciddi yankı yaratmıştı. Haber, Orion takımyıldızı hizasında, oldukça iri ve kırmızı renkli bir gök cisminin, Güneş'e doğru yaklaşmakta olduğunu bildiriyordu! Astronomi gündeminden bir türlü çıkmayan 'Gezegen X'in, eski Sümer, Babil ve Mısır yazıtlarında belirtildiği gibi Orion yönünden, üstelik tam da Yuhanna'nın Vahyi'nde sözü edildiği üzere bir 'kırmızı ejder' benzeri yaklaşmakta olduğu haberi, büyük sansasyon yaratmıştı. Ne var ki, bu haber medyaya sızdıktan sonra NASA konuyla ilgili bilgi akışını kesti ve sessizliği yeğledi. IRAS'ın kısa süreli misyonu bittikten sonra ve olayın üzerinden epey zaman geçtiğinde, 'O bulduğumuz, uzaklardaki bir galaksiydi aslında, gezegen falan değildi' dendi ve başta haber ajansları olmak üzere bütün medya, 'gereksiz yere sansasyon yaratmakla' suçlandı.

Sürpriz konuklar

Bugün hala sağdan soldan, elektronik posta kutularına ulaşan şu 'geyik' mail zincirlerinde, sözde 'Gezegen X' teorisinin geçersizliğini kanıtlama iddiasındaki bayat ve klişe web sitelerinin linklerine rastlayabilirsiniz. Bu sitelerin çoğu, birbirine benzer, kuru ifadelerle, başlıca iki temel nokta üzerine kurmuştur her şeyi: Neptün'ün kütle ölçümüyle ilgili yanılgı yüzünden yanlış değerlendirilen 'yörünge rahatsızlığı' olgusu ve IRAS'ın aslında uzak bir galaksiyi 'yanlış alarm' sonucu gezegen olarak duyurduğu, ama buna karşın medyanın bu hatalı bilgiyi sansasyon amacıyla kullandığı iddiası. Bir de, şu artık çok sıradanlaşmış, 'Böyle bir gök cismi olsaydı, şimdiye dek mutlaka fark edilirdi' savı.

Oysa gökyüzü ve uzay, yaratılan yanlış izlenimin aksine, öyle 'avucumuzun içi gibi bildiğimiz' bir alan değil. Bilimin heyecan verici yanı da bu zaten: Her gün, her hafta ya da her ay, yeni bir bulgunun heyecanı ve çoğunlukla da geçersiz hale gelen katı önyargıların çözülüp dağılışına tanık oluyoruz. Durum da pek öyle 'olsaydı görürdük' denebilecek kadar basit değil.

Shoemaker-Levy kuyrukluyıldızı, 1993 ilkbaharında keşfedildi. Bu keşiften yalnızca 15 ay sonra, astronomi dünyası bu iri kuyrukluyıldızın 20'yi aşkın parça halinde Jüpiter'in yüzeyine çarpmasını soluğunu tutarak izliyordu. Yani çarpmadan yalnızca 15 ay önce saptanmıştı bu gök cismi. Çok daha yakın ve çarpıcı bir örneği, 2004 ilkbaharında yaşadık: William Bradfield tarafından Mart ayının son haftasında keşfedilen C/2004 F4 kod adlı kuyrukluyıldız, bu keşiften yalnızca 3 hafta sonra, 17 Nisan 2004'te, 'burnumuzun dibi' sayılacak bir yakınlıktan geçti ve oldukça da iriydi. Yani, Güneş'e en yakın geçişini yaptığı andan yalnızca 24 gün önce saptanabilmişti bu kuyrukluyıldız ve oldukça da ilginç sayılacak özelliklere sahipti: Yörüngesi Ekliptik düzlemine 65 derecelik bir açı yapıyordu; bütün gezegenlerin aksine saat yönünde dönüyordu ve yörünge süresi de 3666 yıldı!




GÖRÜLEMEYEN CİSİMLER

Ünlü İngiliz astronom William Napier, birlikte çalıştığı bir başka ünlü bilim insanı Chandra Wickramasinghe ile birlikte gerçekleştirdiği kritik bir araştırmanın sonuçlarını, geçtiğimiz Ekim ayında Royal Astronomical Society'nin bülteninde yayımladığında, gökbilim çevrelerinde ciddi yankılara neden oldu. Napier bir kuyrukluyıldız ve asteroid uzmanıydı ve 1982 yılında Victor Clube ile birlikte kaleme aldığı 'Kozmik Yılan' (The Cosmic Serpent) adlı kitabında bu gök cisimlerinin yapıları, hareketleri ve yörüngeleri üzerine çarpıcı tezler getirmişti. Bu son araştırmasında da Napier, varlığı henüz bilinmeyen ya da tam olarak anlaşılamamış; kuyrukluyıldızlar gibi davranan gök cisimlerinden söz ediyor ve bunlar hiçbir ışık yansıtmadıkları için, dünyanın çok yanına gelinceye dek fark edilemeden ve saptanamadan yollarına devam edebileceklerine dikkat çekiyordu. 'Karanlık Kuyrukluyıldızlar' ya da 'görülemeyen objeler' adını veriyordu bu nesnelere Napier. Yani, sanılanın aksine, burnumuzun dibine girene dek varlığını fark edemeyeceğimiz, çok sayıda bilinmeyen gök cismi olduğunu vurguluyordu.

Robert Harrington, araştırmalarını sürdürürken beklenmedik biçimde ölmüş; Tom Van Flandern ise sabırla beklediği buluşu yapamayınca, aradığı gizemli gezegenin eski bir tarihte 'patlamış' olduğu sonucuna vararak teslim bayrağını çekmişti ama çok sayıda bilim adamı, 'Gezegen X'i aramaya devam etti, hala da ediyor. Doksanların sonuyla 2000'lerin başlarında, bu doğrultuda çok sayıda ilginç bulguya imza attı kimi bilim adamları. Bunlardan biri de, 'Gezegen X'i aramaktan asla vazgeçmeyen ve artık onun bir 'kahverengi cüce', yani yakıtını yitirmiş bir yıldız eskisi olduğu kanısına varan John Matese'ydi. Tıpkı Napier'in sözünü ettiği 'karanlık kuyrukluyıldızlar' gibi, kahverengi cüceleri saptamak da son derece zordu, çünkü hemen hiçbir ışık yaymıyorlar ve yansıtmıyorlar; dolayısıyla, ancak şans eseri doğru yöne doğru çevrilebilmiş hassas kızılötesi tarayıcıların sabırlı ve dikkatli gözlemleriyle bulunabiliyorlardı. Aslına bakılacak olursa, bilim dünyasında yıllarca bir 'teori' düzeyinde kalan kahverengi cücelerin varlığı, daha bundan on yıl önce kesin olarak kanıtlanabilmişti.

  • YARIN: MARDUK VE KAOS STRATEJİLERİ

    Burak ELDEM


     
  •  


     
     

     

    Bu site AKŞAM INTERNET SERVİSİ tarafından hazırlanmıştır.
    | Web Editörü | Her Hakkı Saklıdır. ® Site içeriği izinsiz kopyalanamaz.
    Bu site en iyi 1024x768 çözünürlüğünde IE5.0 ve üzeri tarayıcılarda görüntülenebilir