27 Mart 2005 Pazar       




 

Kartı olmayan bilet almasın

   
 
Bir film festivali daha... Yine İstiklal Caddesi'ni bir boydan bir boya hızlı adımlarla arşınlayacağız, çoğunu sadece bu dönem gördüğümüz yıllanmış festival dostlarımızı acele acele selamlayacağız, aralarda Emek'in sokağındaki Han'da portakal suyu-sosisli sandviç eşliğinde 'Ben şunu gördüm, aman buna gitme' muhabbetleri yapacağız... Festival döneminden ve insanlarından nefret etmek moda bir süredir ama ben ısrarla bu koşuşturmayı sevmeye devam ediyorum. Çok görmek isteyip de bir türlü fırsat bulamadığım insanları, mesela Sevin Okyay'ı, bu aralar Beyoğlu'nda yakalayacağımı bilmek beni mutlu ediyor. Sadece bir şeye sinir oluyorum, o da en ufak bir sıkıntıya gelemeyen, bir saniyelik gecikmede, sorunda, arızada çileden çıkan, film bir şekilde beklentilerini karşılamadığında orta yerde oturuyor olsa da gruplar halinde kalkıp paldır küldür, milletin ayaklarına basa basa salonu terk eden festival izleyicisi türü. İşte bunların gerçekten sadece festival zamanı insan içine çıktıklarını zannediyorum, aksi halde normal zamanda sinemalarda başımıza gelen türlü felaketlere herkes kuzu kuzu göğüs gererken tek arızaya geçen ben olmazdım. Bu türün hangi filmden ne beklediğini de hakikaten çok merak ediyorum. Geçen yıl mesela, biletleri karaborsaya düşen Cassavetes filmlerinden birini akın akın terk ettiklerine şahit oldum. Ne bekliyorlardı da olmadı acaba... Adını sanını duymadığımız yeni bir yönetmen değil ki bu...

Ön satışı kaçıran yandı

Ancak benim bu sene asıl sorunum biletlerden yana oldu. Bir basiret bağlanması sonucu 'indirimli önsatış' dönemini kaçırdım. Oysa lise yıllarımın en güzel anılarındandır, festival formlarını ilk verenlerden olabilmek için AKM'nin önünde battaniyelerle sabahlayışlarımız... Uzun bir kuyruk olurdu gece ve bu bile yetmezdi bazen bir filme bilet bulmana. Pasolini'lere bulunamamıştı mesela. Salo ya da Sodom'un 120 Günü de o sene milletin bir koşu gidip yarısını bulamadan çıktığı filmlerden olmuştu.

Neyse, günümüze dönelim, sen bu üç günlük önsatış dönemini kaçırmış bir zavallı festival izleyici adayıysan, işin epey zor. Çünkü biletler zaten en başta Lale Kart sahiplerine sunulmuş, üzerine önsatış olmuş, kalanlar da Biletix'e gidiyor. Biletix'de de dört gün satılıp oradan nihayet gişelere geçecek. Tabii kalırsa. Ben bazı filmlere bilet bulamayacağım paniğiyle Biletix'ten almak durumunda kaldım. Nasıl? Her bir bilet için artı 1 YTL hizmet bedeli ödeyerek. Yani zaten 10,5 YTL olan biletleri 11,5'a aldım. Günde birkaç film görmeyi hayal ediyorsanız bu ne hizmeti için olduğu belirsiz bedel pek sevindirici olmuyor, zira zaten gidip biletlerimizi kendimiz alacağız nihayetinde, evimize gönderecek değiller. Aynı anda gişelerde de satışa sunulsa biletler, hiç itiraz etmeyeceğim, isteyen ordan alsın, iwsteyen Biletix'ten. Zaten Biletix'e girişte, Lale Kart sahibiysen şuraya, Axess Kart sahibiysen (yüzde 20 indirimin var) şuraya, hiçbir kartın yoksa bu tarafa diye ayrılıyoruz. Kart sahiplerine indirim, diğerlerine bindirim var, kusura bakmayın. Ne yalan söyleyeyim, ben herkesin eşit bilet alma hakkına sahip olduğu günleri özlüyorum...




NADİR OLAN HANGİSİ?

Colette'in Cheri'sini ilk okuduğumda herhalde 19-20 yaşlarındaydım. Azra Erhat'ın çevirisiyle okumuştum, Cicim'di Türkçe adı. Belli ki o yaşlarda fazlaca bir şey ifade etmemiş bana, 'güzel bir roman' deyip geçmişim... Yıllar sonra yeni çevirisiyle elime geçti; bu kez Vivet Kanetti'nin hınzır üslubuyla okudum, adı Caniko'ya dönüşen Cheri'yi... Bunun ne isabetli bir isim olduğu ve çevirinin yetkinliği hakkında çok yazıldı, çizildi. Ben de uzun uzadıya yazmayıp Colette'le Vivet'in birbirine çok yakıştığını söylemek istiyorum sadece.

Caniko, özellikle kadınlar için cazibenin ilk şartının gençlik olduğu bir çağda insana ilaç gibi gelen bir roman. Bizde neredeyse 30'u geçen kadına kadın denmez, erkekler hep daha genç, çocuğu yaşında, hayır yetmez, torunu yaşında kızları tercih eder, 47 yaşındaki Sharon Stone'un fotoğraflarına bakıp 'aa hala göğüsleri var' diye hayret nidaları atarken, 20'li yaşlarının başında, çok yakışıklı bir genç adamla ondan 20 yaş büyük Lea'nın yedi yıl süren ilişkisi muhtemelen peri masalı gibi gelecektir... Olsun, masallara da çok ihtiyacımız var bence. Hem belki Lea'dan sonra 19 yaşında bir dünya güzeliyle evlenen 'Caniko'nun kanlı canlı 'gerçek' ve akıllı bir kadın olan Lea'yı unutamayıp 'yaş on dokuz, beyaz bir ten, vanilya kokan saçlar, sonra yatakta yumulan gözler ve çırpınan kollar. Bütün bunlar çok hoş da, o kadar nadir mi? Sanıyor musunuz ki çok nadir?' diye isyan edişi belki birilerine bir şeyler söyler... Asıl nadir olanın ne olduğunu düşündürür mesela...




PESPAYELEŞMEDEN BİTİREBİLME SANATI

Son dönemde birkaç ünlü, birkaç ünsüz ayrılmış çift beni ciddi ciddi düşündürür oldu. Hepsi de mutlu zamanlarına öyle veya böyle tanıklık ettiğim, birbirleri için dünyanın merkezi oldukları dönemi bildiğim insanlar. Ve bu geldikleri durum benim bile içimi acıtıyor. Bir tanesi, kapı kapı dolaşıp kendi arkadaşlarına, yetinmeyip boşanmakta olduğu karısının arkadaşlarına, ailesine onun nasıl bir 'kaltak' olduğunu anlatıyor, aklı sıra 'kirli çamaşırlarını' ortaya döküyor. İnanamıyorsun, yıllarını geçirdiği kadın için bütün bunları yeni mi düşünmeye başladı... Daha üç gün önce bütün dünyaya karşı bir ittifak oluşturmuyorlar mıydı 'evli' bir çift olarak?

Bir diğeri, tanıdık tanımadık herkesi o adamın gerçek bir ruh hastası olduğuna inandırmaya çalışmakla meşgul. Ve büyük aşkla evlendiği, yıllarca her şeyini paylaştığı kocasını şimdi nasıl beş parasız sokağa atacağını planlamakla... Evi de arabayı da alacakmış, çocuklarını da göstermeyecekmiş, bir hakkı yokmuş 'o adamın' çocuk üzerinde... Çocuğunu sevse, onu düşünür gül gibi karısından ayrılmaya kalkmazmış...

Ünlü çiftlerinse ayrılınca birbirlerine gazetelerden laf yetiştirmelerine ise zaten alışığız. Ama niyeyse ben hala, birbirleri hakkında atıp tuttuklarını, 'Ben onu ona söylemedim, hanımefendi üzerine alınmış', 'Onunla aramızda seviye farkı var' filan dediklerini okuyunca canım sıkılıyor... Bana ne oluyorsa, hala magazin aşklarına inanmak istiyorum herhalde... Ama yılmadan kafana vuruyorlar; 'Aşk yalan'...

Geçen gün bir arkadaşımla konuşuyorduk benzer konuları. 'Bir ilişkinin kalitesini sonu belirliyor' sonucuna vardık. Her şey yolundayken, 'ikimize bir dünya' dönemi sürerken herkes iyi... Zor olan, başlangıçlar gibi sonları da doğal kabul edebilmek... Ayrılık acısını da, öfkeyi de edebinle yaşamak... Sırf artık seninle beraber olmak istemiyor diye o aşık olduğun, yıllardır tanıdığın, sevdiğin insanın 'meğer ne soysuz' olduğunu düşünmek acını hafifletir mi? Peki bütün yaşananlar, güzel anların, kahkahaların, sevinç gözyaşların, heyecanların ne olacak? Her dakikası 'onunla' dolu aylarını, yıllarını yok mu farzedeceksin? Bunu kaç kez yapmayı düşünüyorsun hayatında? Her ilişki bitiminde yaşananları çöpe atıp, kirletip, yalanlayıp yeniden başlamak... Esas o zaman en sonunda elinde koskoca bir yalan kalmaz mı insanın...

Asu Maro asu.maro@aksam.com.tr


 
 

PAZAR Yazarları

 

 
 

 

Bu site AKŞAM INTERNET SERVİSİ tarafından hazırlanmıştır.
| Web Editörü | Her Hakkı Saklıdır. ® Site içeriği izinsiz kopyalanamaz.
Bu site en iyi 1024x768 çözünürlüğünde IE5.0 ve üzeri tarayıcılarda görüntülenebilir