26 Mart 2005 Cumartesi       




 

Nazlan Ertan


 

Bir şehri terk ederken

   
 
İçinde yaşarken sizi bunaltan bir şehir, ayrılma zamanı yaklaştıkça güzelleşir. Her gün oflayarak yürüdüğünüz sokaklara, farkında olmadan geçtiğiniz cephelere daha dikkatli bakarsınız

Bet sesli metro çalgıcıları bile önem kazanır. 'La vie en rose'u çaldığında beş kuruş para vermeyeceğinizi öğrendiği için, siz metro tünelinin başında göründüğünüzde alelacele Melina Mercouri-vari 'Never on Sundays'e geçen Brezilyalı kadını özleyeceğinizi hissedersiniz.

Sabah önünden geçerken selamlaştığınız lokantanın Cezayirli sahibinin, 'Ah bu sokaktan gülümseyerek geçen bir siz vardınız, siz de gidiyorsunuz' sözüyle, somurtarak, ayaklarınızı zorla sürüyerek işe gittiğiniz günler hafızanızdan siliniverir. Adını bilmediğiniz adamdan duyduğunuz 'Bir nane çayı içemeden gidiyorsunuz' lafı gözlerinize yaş, kalbinize yeniden dönme dileği doldurur.

İşe her sabah bir saat gecikerek sizi sinir eden Polonyalı meslektaşınızı, sürekli saçında dolaşan eline pat diye vurmak istediğiniz İngiliz stajyeri, sizi iki çocuk annesi sanan münasebetsiz komşunuz Dimitri'yi bile özleyeceğinizi bilirsiniz.

Adeta her taşını ezbere bildiğiniz, normal zamanlarda heykel yoğunluğuyla içinizi sıkan Grand Place'ı arşınlarsınız uyuyamadığınız bir gece.

Son on aydır size dünyanın en gri çukuru gibi gelen Brüksel, birden çokkültürlülüğün tapınağı gibi görünür gözünüze. Ne olduğunu anlayamadığınız her dil ayrı güzel gelir kulağınıza.

Evinizin arka sokaklarındaki antikacılardan bazılarına hiç girmediğiniz, haftada bir gezdiğiniz galerileri ise, artık gezemeyeceğiniz aklınıza gelir.

En yakın arkadaşlarınızı yeterince sık görmediğiniz, en sevdiğiniz etnik lokantalarda doyasıya yemek yerine evde peynir ekmek atıştırdığınız, Jazz-barların kralı Archiduc'de tek bir 'danslı Pazar' yapmadığınız için öfke duyarsınız.

O kadar çok şey vardı ki yapacak, diye azarlarsınız kendinizi.

Bir erkeğe aşık olduktan sonra, ona henüz aşık olmadığınız günlerde atlattığınız her randevudan dolayı pişmanlık duymanız gibi.

Bir erkekle zamanınızın dolduğunu anladığınız an elinizi yüzünde gezdirmeniz gibi.

Bunca yolu bu cadı karı için mi geldiniz?

'Haydi, yemekten sonra bir taksiye atlayalım' dedim Zeynep'e.

'Hayatta olmaz' dedi Zeynep. 'Yeminliyim seninle taksiye binmemeye. Brüksel'deki taksicilere yankesici muamelesi yapıyorsun sen.'

Arabası olmayan ama acelesi olan her şımarık kadın gibi taksilerde geçer ömrüm. Biz tembel Akdenizlilerin taksi kültürünü asla anlamayan Danimarkalı arkadaşım Lise Lotte, bana telefon ettiğinde, eğer cızırtı varsa, hemen sorar: 'Yine taksidesin, değil mi'? Hayatımda kavga edecek kimse olmadığı için, sabah uyku sersemi kavgalarımın çoğunu Brüksel'in değişik etnik kökenli taksicilerle yaparım. İranlı taksicilerle olan fırtınalı tecrübelerim sonucu, daha taksilerine popomu koymadan, taksicinin beni ya taksimetre ile ya dolaştırarak kazıklayacağına emin olurum!

'Ah yurdumun taksicileri' diye iç çekerek girerim taksiye. Çoğu yol bilmez, şehir planı taşımaz ama göz göre göre de sizi kazıklamaya kalkmazlar Brükselli meslektaşları gibi. Zeynep devam etti: 'Hatırlıyor musun hani seninle geçenlerde taksiye bindik de, sen adama söylemediğin laf bırakmadın bir sokak öteden döndü diye. Adam özür dileyip kasten yapmadığını söylediğinde de, 'eminim öyledir' diye diş gıcırdattın.'

'Ama kasten yolu uzattı adam' dedim.

'Ne kadar fark etti peki? Bir Euro mu?' diye çıkıştı Zeynep.

'Iş prensipte' dedim.

'Peki ya, daha geçenlerde bindiğimiz taksinin şoförünü dırdırınla bezdirip, zavallı adam 'tamam inin para-mara istemiyorum' dediğinde, 'zaten hak etmemiştin ki' diye cevap verip kapıyı çarpıp çıkman?'

'Haksız değildim ya' dedim öfkeyle.

'Nazlan, uzatma' dedi Zeynep. 'Senin şu sevgilini getiren taksiciye yaptığın için bile bir psikolog görmelisin bence.'

Tamam, orada biraz abartmıştım.

Aylardır görmediğim sevgilimi, en yumuşak ipek bluzum, en dar kotum ve en bakımlı halimde beklerken telefonum çalmıştı. Sevgilim, taksici ile anlaşamadığını, adresi bir de benim anlatmamı istiyordu.

Taksiciye adresi verdim ve hemen, ince bluzumun üstüne bir palto geçirip, ayağımdaki yüksek topuklu sandaletleri değiştirmeye gerek filan görmeden aşağıya, karlı Brüksel sokaklarına fırladım. Taksiyi görür görmez de, direkt ön kapıyı açıp taksiciye bağırmaya başladım. 'Pes yani, tren garından buraya 10 Euro yazar mı? Turist gördünüz kazıklıyorsunuz!'

'Aman tatlım, boş ver, bak kar yağıyor, verelim parasını adamın da gitsin, seni ne kadar özledim' diye bana sarılmaya çalışan sevgilimi de kenara ittim. 'Dört Euro eder bu yol, eğer siz yolu bulamadıysanız taksiciliği bırakın zaten' diye söylenmeye devam ettim.

Sevgilim sonunda araya girdi ve adama 10 Euro uzattı benim tepinmelerime aldırmadan. 'Teşekkür ederim, üstü kalsın,' dedi dillere destan kibarlığıyla.

Taksici önce memnun memnun paraya sonra da acıyan gözlerle sevgilime baktı: 'Ah mösyö, siz bunca yolu bu cadı karı için mi geldiniz?'


 

 

 
 

 

Bu site AKŞAM INTERNET SERVİSİ tarafından hazırlanmıştır.
| Web Editörü | Her Hakkı Saklıdır. ® Site içeriği izinsiz kopyalanamaz.
Bu site en iyi 1024x768 çözünürlüğünde IE5.0 ve üzeri tarayıcılarda görüntülenebilir