 |
|
|
|
Yazıyooor... Yazıyooor... Cinayeti yazıyor
|
|
|
Genel yayın yönetmenlerinin, muhabir, mücellit ve bayii ile kolkola kendi hazırladıkları gazeteleri 'yazıyoor...yazıyooor...'diye bağırarak sattıkları bir ülke medyasının bugün geldiği noktayı görmek nasıl acı verici
Çok eskiden bu şehirde 'meyhane baskısı' diye bir şey vardı.... Milliyet'in logosunda bir meşale vardı ve meşale yanındaki her yıldız aslında bir anlam taşırdı.
Mesela tek yıldız meyhane baskısıydı...
O tek yıldızlı gazete, prova baskısı gibi çeşitli tashih hatalarıyla çıkar ve şehrin dört bir yanındaki bayilere dağıtılırdı.
Bu bayilerde çalışan çocuklar bedenlerine çapraz bağladıkları bir kayışla tuttukları kalın mukavvadan kalıplara koydukları bu gazeteleri, 'Yazıyoor, yazıyoor... Cinayeti yazıyooor...' diye bağırırlardı. Manşet neyse slogan o olurdu...
O zamanlar GAMEDA (Gazete Mecmua Dağıtım şirketi) bile yoktu.
Her gazete kendi kendisini dağıtır ve satardı.
Geçen gün yürürken, İstiklal caddesinin o insan selinde ellerinde gazeteleri, gözlerimizin ta içine ısrarla ve inançla bakan bu 'yeni gazete satıcıları'nı gördüm...
Komünist'i satıyorlardı.
O gazeteyi, kioskların soğuk ve kalabalık sıradanlığına terk etmek yerine, ellerine alıp, gözlerimize sokmak için ayakta saatlerce dikiliyorlardı.
Bir fikir, bir inanış, bir duruşun meyvası bu gazeteyi o öğütücü çarkın dişlilerinden kurtarmak için ne kadar içten, yapıcı ve yaratıcı bir formül.
Aklıma yıllar önce Türk medyasında yaşananlar, ağbilerimin bana anlattıkları geldi.
Sokaklarında genel yayın yönetmenlerinin, muhabir, mücellit ve bayii ile kolkola kendi elleriyle hazırladıkları gazeteleri 'yazıyoor...yazıyooor...'diye bağırarak sattıkları; onurla satmak durumunda kaldıkları bir ülke medyasının bugün geldiği noktayı görmek nasıl acı verici ve ne kadar düşündürücü...
Vicdanlarına değil, patronlarına hesap vermek zorunda kalan gazeteciler çağındayız...
Cilalı taş devri gibi bir şey...
O ilk yıllardaki heyecanımı hatırlıyorum.
O Cağaloğlu'ndaki Bab-ı ali'yi...
O binayı, o dayanışmayı, o ruhu, o heyecanı...
Zerresi kalmadı.
Ve keşke, kaybolan sadece o ruh, o heyecan ve o dayanışma olsa...
Kaybolan çok daha vahim bir şey.
Bir gün Cihangir'de bir cinayete gitmiştim.
Savcıyı bekliyorduk.
Yanıma bir kadın yanaştı.
Lafladık.
Yıllar önce Robert College'de okutulan çok iyi bir ailenin kızıymış.
Başına bin türlü bela gelmiş.
Anlatması inanın bir başka yazının konusu...
Neyse, en sonunda kerhaneye düşmüş.
Kerhanede çalışmanın ne anlama geldiğini anlattı ve ardından ekledi, 'Ne anlatsam, hangi kelimeyle tarif etsem... anlatamam... feci bir şey...'
Şu anda o eksi günlere dönüp bakıp bugünü, bugünün adiliklerini, puştluklarını görünce aynı şeyi söylemek istiyorum, 'Ne anlatsam, hangi kelimeyle tarif etsem...anlatamam...Feci bir şey...'
Ve ne garip beni en iyi anlayanlar sanırım İstiklal caddesinde o uğultulu güruha cılız sesleriyle o gazeteyi satmak için dikilen kardeşlerim olacaktır.
Bu aşağılık düzeni; olan biteni sadece vicdanına hesap vererek yazıp çizenler anlayacaktır...
Haberi, analizi, köşe yazısını bir kutsal tepsi gibi taşıyan o mürekkepli kağıtları kalabalığın üstünde tutan o ellerin sahipleri...
Dinleyin beni.
Ben cinayeti gördüm.
Tanığıyım bu 20 yıllık cinayetin.
Maktulü ve sanığıyım...
Yazarsanız siz yazacaksınız bu cinayeti...
Yazın.
|
|
|
|
|
|
 |