 |
|
|
|
Tarımda itiraf gerekli!
|
|
|
Artık hiç kimse için sır değil. Türkiye-AB ilişkilerinde Kıbrıs konusu ayıklandıktan sonra (biz ayıklanacağı konusunda iyimseriz) yapılacak müzakerelerde tarım sektöründe uyum, bir numaralı sorun ve pazarlık kaynağı olacak. Bu nedenle de biz bu köşede sık sık tarım konusuna yer vermeye başlayacağız. Bu da çok miktarda ev ödevi yapmamızı ve özellikle de AB tarımı konusunda bilgi derlememizi gerektirecek. Bugünden başlıyoruz!
Türkiye 1963 yılındaki Ankara Anlaşması ile başlayan ve 17 Aralık 2004 tarihinde gerçekleşen mutabakat ile yeni bir döneme girilen 41 yıllık süreçte, tarım konusunda altına imza attığı uluslararası yükümlülüklerin hemen hemen hiçbirini yerine getirmediğini kabul ederek işe başlamak zorundadır. Tabii benzer şeyler AB için de söylenebilir. AB'nin de önemli ölçüde kıvırttığı gerçeğini biz de anlıyoruz. Ancak Türkiye, AB dışında (Yani kendi içinde), özellikle tarım konusunda, kendi kendine sürekli yalan söylemiş bir toplumdur. Tarım reformu bu ülkedeki en büyük toplumsal kandırmaca ve yalandır. Biz bu ülkede tarım reformunu hep konuştuk, hiç yapmadık.
Dr. Ö.K. Uysal ve Dr.Y.Uysal tarafından İzmir Ticaret Borsası dergisinin 2005 Ocak sayısında şöyle deniliyor: 'Türkiye toprak ve iklim özellikleri ve ürün deseninin genişliği boyutlarından dünyada hemen hemen hiçbir ülkenin sahip olmadığı bir potansiyele sahiptir.' Bu teze itiraz etmek mümkün değil. Gene aynı yerde deniliyor ki: 'Tarım Türkiye'nin en büyük sosyal güvenlik kuruluşudur!' Bu tez de gerçekten doğru.
Ancak eksik var! Bu sözlere iki acı gerçek daha eklenmeli. Birincisi itiraf etmeliyiz ki, Türkiye potansiyelini gerçekleştirmeme açısından dünyada eşine rastlanamayacak bir beceriye sahiptir. İkincisi, bilinmelidir ki, Türkiye'de (başta tarım olmak üzere) tüm sosyal güvenlik sistemleri müflistir!
Türkiye ile AB arasında tam üyelik ilişkisinin gerçekleşebilmesi için gerekenlerin başında AB'nin tarım politikaları nasıl uyum sağlayacağımız konusu gelmektedir. 1963 Ankara Anlaşması'nı takiben imzaladığımız 1973 Katma protokolunda ülkemiz Gümrük Birliği anlaşması gerçekleştirilen 1995 yılına kadar yani tam 22 yılda tarım politikalarını AB ile uyumlu hale getireceği sözünü vermişti. Ama hiç bir şey yapmadı. 1995 sonrası Gümrük Birliği döneminde de sözler verdik, ama tarım konusunda önemli şeyler yaptığımız pek söylenemez. Yukarıda adları verilen araştırmacılar, Uysal ve Uysal derler ki: 'Her yıl yayınlanan ilerleme raporları incelendiği takdirde en az mesafe alınan alanın tarım olduğunu görmek mümkündür!' Bu da doğru!
Peki neler itiraf etmeliyiz?
1960'lı yıllardaki 5-10 yıllık bir dönem hariç biz hiçbir zaman uzun vadeli düşünemedik. 1970'li yıllarda ise iyice ideolojinin esiri olduk ve bölündük parçalandık. Bu parçalanma sürecinde siyasiler kısa vadeli uyutmaca politikalar uyguladılar. Türkiye dünya klasmanında iyice geriledi. Ekonomik analiz mantığını yakalayamadı, siyasi popülizm, ekonomik modeli değiştirmek yerine günü idare etmekten başka birşey yapmadı. Sonunda 1980'li yıllara girerken toptan iflas ile işe başladık. 1980 sonrasında model değişti, kafamızı kuma gömmek yerine dışa açılmanın önemini öğrendik. İhracat hamlesi başlattık. Fakat 1987 seçiminden sonra tüm zayıf hükümetler ve koalisyonlar ülkeyi yönetemedi ve 1994 ve 2001'de tekrar iflas etmemizi getirdi. İnanılır gibi değil, bu süreçte 1970'li yılların sonunda AB üyeliğine de davet edilip reddetmiştik. AB üyeliğini reddedip 'Şebin Karahisar'ı vilayet yapma' projesine angaje olduk. Ancak 2002 seçimlerinde ortaya çıkan tek parti hükümeti ile tekrar karar alınabilir, tercih yapılabilir bir siyasi ortam oluştu. Bu süreçte 'kim ne veriyorsa beş fazlasını veririm' ilkesi ile vatandaşa 'olta verip ayakta kalmasını sağlamak' yerine, seçim dönemlerinde önüne 'ulufe balık' atıp günü idare ettik. Sonuç? Sonuç yarın tarım sektörü açısından incelenmeye başlanılacak!
|
|
|
|
|
|
 |