16 Ocak 2005 Pazar       




 

Şebnem İyinam


 
ekler@aksam.com.tr

İhbar etmenin dayanılmaz ağırlığı

   
 
Kişisel olarak kaç kez ihbarcı kesildim, gerçekten bilmiyorum. Hafıza hoşlanmadığı şeyleri silmekte ustadır, bilirsiniz. Tek tanesini hatırlıyorum da, üzerime çöreklenen, aradan zaman geçmesine rağmen katiyen kurtulamadığım ağırlığını, bir ben, bir de beni yaratan bilir. Bela bir iştir ihbarının ruhunda yarattığı kiri temizleyebilmek. Ben sonuncusunu değil tabii, ilkini anlatmakla yetineceğim bugün. Ne de olsa, ilk ihbarım sırasında elinden tutulup parka götürülmüş, salıncakta sallanan bir çocuktum, şeytanlığımı çocukluğun masum kanatları altında gizleyebilirim.

İlk gençliğimin yaz tatillerinden biriydi, Ankara'da yaşayan teyzeme gönderilmiştim. Onun civciv gibi sarı üç kızı vardı ve ben onları çok seviyordum. Üçü de benden büyüktü. Beni neşeyle karşıladılar, şahane günler geçirmeye başladık. Hafta sonu gelince evde farklı bir heyecan olduğunu sezdim, ablalarım bir yere gitmekten bahsediyorlardı, ama beni yanlarında götürmeyeceklerdi. Kendimi çok tuhaf hissettim, sebebini anlayamadım.

Sonra içlerinden en büyük olanı yanıma geldi ve son derece makul bir şekilde, yıllar önce ortancanın beni parka, salıncakta sallamaya götürdüğü sırada bize katılan erkek arkadaşının varlığını bütün sülaleye ihbar etmişim. Bu yüzden aralarında konuşup beni cezalandırmaya karar vermişler. Onların deyimiyle; bana güven olmayacağına kanaat getirmişler... O hafta sonu flörtleriyle buluşacaklar, aslında beni de yanlarında götürecekler, ama öncesinde bana gözdağı vermeyi uygun bulmuş olmalılar. Nasıl, zekice bir kurgu değil mi? Bu anıdan bana kazınan müthiş bir utanma duygusudur tabii.

Yazdıkça rahatlıyorum galiba... Sonuncudan öncekini hatırladım birden, her şeye rağmen anlatacağım işte: Birbirlerine çok yakıştıkları halde boşanan bir çiftin, kız tarafındaydım. Kız arkadaşım biten evliliğinin ardından çok sevdiği eski kocasını camda, kapıda, telefonda ona hoş notlar bırakıp, bir nevi tapınma ayinleri düzenlerken buluyor, her seferinde eski kocanın girişimleri karşısında alt-üst oluyor, eski koca bu ayinleri düzenleyen kendisi değilmiş gibi, bir biçimde, sık sık ortadan kayboluyordu. Meğer balerin bir sevgilisi varmış. Ben o balerin kız AKM'de sahneye çıkmadan tam yarım saat önce, ısınma hareketleri sırasında, onun takma kirpik ve tütüsüne bile acımadan, kulis kapısının önünde eline bir zarf tutuşturuvermiştim işte, arkadaşımın yazdığı bir mektuptu uzattığım. Ne umduk, ne bulduk tabii... Bırakın ayrılmayı, üç gün içinde yıldırım nikahıyla evlendiler, balerinle eski koca! Giysimi hatırlıyorum, tanınmamak için giydiğim uzun kabanı, eski zaman pilotları gibi kaşlarıma kadar indirdiğim bereyi ve taktığım kelebek gözlüğü... Sonra da kalbim çarpmaktan duracak gibi, koşarak Gümüşsuyu'ndan aşağı yuvarlanışımı... Ama gerçekten çok gençtim. Hayatı hala en az o günkü kadar seviyorum ve nedense, hayatın her şeye hakkı olduğunu düşünüyorum. Böylece ben de kendimi kurtarıyorum.

HASTA-HEKİM MAHREMİYETİ

Sonuncunun da bahanesi, yalana ve haksızlığa gelemeyişimdi. O da bana çok başka bir acı verdi. Ama ihbarcılık müessesemin bütünüyle çöküşüne ve ihbarcılığın sadece ulvi davalar söz konusu olduğunda değil, günlük yaşantımızdaki küçük ayrıntılarda bile son derece soysuz bir şey olduğunun altını çizmeme yardımcı oldu. Kesinlikle! Bundan böyle herhangi bir şeyi ihbar etmem. Çünkü çok müstehcen bir şey, tek başına ihbar, çok incitici...

Şimdi bütün bunları neden anlattın diyeceksiniz. Adana'da işlenen bir eşcinsel cinayetinin sır perdesini aralayan, daha doğrusu hastasını ihbar eden psikiyatristin durumu düşündürttü bunları bana.

Bildiğim kadarıyla, hekimler ihbardan muaftır. Hastayla arasında bir mahremiyet anlaşması da vardır, etik olarak... Şimdi ben bu doktorun yerine koyuyorum kendimi, ne yapardım bu kafayla? Nedir burada öne çıkaracağımız şey, can güvenliği mi? Bir katille, bir alkoliğin farkını mı ayırt etmeliyiz?

Cinayet işleyen hastasını ihbar eden Dr. Bülent Demirbek eleştirilere karşı kendini savunurken 'Eğer hasta alkol bağımlısı olmuş olsaydı da, ben polise bilgi verseydim, bu meslek etikine aykırı olurdu' örneğini veriyor.

Bildiğim bir şey daha var. Hekimler kanun önünde hastası aleyhine tanıklık edemez. Bu yüzdendir ki, hastalar doktora giderken ihbar edileceğini düşünmez. Tartışmalı bir durum var ortada. Katil zanlısı mühendisin cinayeti psikiyatristine söylemesiyle, doktorunun bunu polise bildirmesi arasında geçen sürede neler, nasıl yaşandı, bilmek istiyorum.

Doktoruyla konuştuğu seans sırasında personel çağrılıp servise kapatılan hasta, ne şekilde muhafaza altına alındı, merak ediyorum. Hastanın hakları ne şekilde çiğnendi? Bütün bunlar açıklıkla incelenmeli. Yaşanan örnek psikiyatri meslek etik kurallarının 'sır saklama yükümlülüğü' açısından sıra dışı bir örnek, tam da bu yüzden son derece öğretici olabilir. Bu olayda yaşananlardan faydalanmak gerek. Eksik yapılanları görmeli, anlamalıyız. Bu olay bir diğerine ışık tutabilmeli. Diğer hekimler olayı ayrıntılarıyla incelemeli, kamuoyuna bilgi vermeli. Hasta polisler gelene kadar nerede, ne şekilde oyalandı, ona ne gibi müdahaleler edildi, ilaç verildi mi, iğne yapıldı mı? Dr. Bülent Demirbek o sırada meslektaşlarına danıştı mı? Hastayı atacağı adımla ilgili olarak ne şekilde uyardı? Doğru ile yanlışı karşılaştırmalıyız.

Doğru ile yanlış deyince, bugün bir de gündemimde şu var tabii; evlerine giren hırsıza uyuyor numarası yapanların, hırsızı sonradan ihbar etme hakları kanunen ellerinden alınsa, kıs kıs gülerim, namerdim... Bekir Coşkun'un Ecevitler'e önerisini okudum da, çok güldüm tabii... Ya adam gibi kalkacak hırsızla yüz yüze mücadele edeceksin, ya da sonsuza kadar susacaksın kardeşim, bir deyiverseler... Can güvenliği mi, tutarlılık mı? İnsan hangisini seçmeli?


 

 

 
 
 

 

Bu site AKŞAM INTERNET SERVİSİ tarafından hazırlanmıştır.
| Web Editörü | Her Hakkı Saklıdır. ® Site içeriği izinsiz kopyalanamaz.
Bu site en iyi 1024x768 çözünürlüğünde IE5.0 ve üzeri tarayıcılarda görüntülenebilir