16 Ocak 2005 Pazar       




 

Zülfikar Doğan


 
zulfikar.dogan@aksam.com.tr
zulfikar.dogan@superonline.com

Kime sorar hayatın hesabını melek?

   
 
'Üçüncü bir yol yok mudur?' diye soran Dünya'ya, Nazım Abi'sinin yanıtı: 'Yoktur!'

'Yoktur!' derken, mütekait köy öğretmeni Nazım'ın gözünden süzülen yaşı göremedi, Dünya.

Hep dediğim gibi filmler hayat. 'Gönül Yarası' da öyle.

Dünya 'üçüncü yolu' sorarken, Nazım, yüreğinin 'var', ama dilinin 'yok' dediği bu yolu, hakiki hislerini inkar edip, teslim etti Dünya'yı, öteki dünyaya. Bir kutu şöbiyetle 'tövbe istiğfar' edip, pişmanlığını itiraf edip 'Bir babalık, bir büyüklük et bize, kurtar yuvamızı' diyen Midyat'lı, eski kocaya.

Neden 'üçüncü yolu', yani hayatının kalanını, Dünya ve korkudan 'lal' olmuş, dili tutulmuş küçük kızı Melek'le dünyada tüketmeyi tercih etmedi Nazım öğretmen?

Sevgiden korkulur mu? Kim sorabilir kime hayatın, yaşamak istediğinin hesabını?

'Bu kadın sana yakışmaz, yaşından utan!' diyen, sadece kat karşılığı müteahhide verilecek ev için, mal için, vekalet için, para için 'Baba' yı hatırlayan, annesinin yıllarca 'baba kini, nefreti, düşmanlığı' ile doldurup, büyüttüğü oğul mu?

Ya da mutsuzluğunun, terk edilmişliğinin, sevgisizliğinin, annesine benzemişliğinin, hesabını babasına soran kızı mı?

Hep anaların 'saçı süpürge', hep anaların 'acısı, çilesi, kaderi', hep anaların sonsuz - karşılıksız sevgisi, hep anaların ayağının altında 'cennet' öyle mi? Bu analara kızgınlık, kırgınlık değil, sadece biraz adalet!

Herkesin hayatı kendine. Anneninki, babanınki, oğulun ve kızınki. Sevgi hak edenin. Kimse kimseyi sevmeye de mecbur değildir. Annesi, babası, oğlu ya da kızı olduğu için. Kimse, kimseye hayat bağışlamak, hayatını bağışlamak zorunda da değildir. Kimse, kimsenin istediği gibi yaşamak mecburiyetinde hiç değildir. Nasıl ki kimseye doğarken, anasını-babasını, kardeşini, amcasını - dayısını, halasını-teyzesini 'seçme' şansı verilmiyorsa. Adaletin gereği, hayatın adaleti, hiç değilse doğduktan sonra işlemeli. Hayatın, sevginin bir adaleti varsa, adalet yerini bulmalı. Sevgi hak edenin olmalı. Nazım öğretmen işte bunu yapamadı. Üçüncü yola, sevginin, yüreğinin gösterdiği yola gidemedi. Ama kimseye hesap sormadı, hesap istemedi, mesul, müsebbip aramadı. Dünya'nın kurumuş karanfilini koyup taksinin aynasına, daldı gece vakti İstanbul yollarına.

Peki ya Melek? Lal, dilsiz dili sevgiye, minik yüreği huzura muhtaç Melek? Hayatlarının hesabını başkalarına soranlar? Hayatlarının, kaybetmişliklerinin, tutunamamışlıklarının, sevgiyi hak etmemiş, edememişliklerinin hesabını soranlar? Hayatlarının yanlışlarının, hatalarının hesabını kendilerine sormak ve vermek yerine, hayat muhasebecisi, müsebbipi, mes'ulü arayanlar? 7 Yaşında, anasız - babasız, kimsesiz Melek, kime soracak hesabı? Hesabı hep birilerine, başkalarına ödetmek, hep hesabı ödeyecek birisini aramak niçin? Hayatın hesabını tutamıyorsak, hayatı taşıyamıyorsak, sevgiyi hak edene veremiyor, hak edenlere dağıtamıyorsak, Nazım öğretmenin, Melek'in suçu ne?

Bir de gurbet

Küçük kara, kapkara bir kız. Elmacık kemikleri çıkık, gözleri biraz çekik. Gülünce utanıyor, kızarıyor yüzü. Çünkü, gülünce açılan ağzından görünen dişleri için, diyemez kimse inci gibi, dizi dizi. Ön iki dişinden biri kırık. Ortasında ağzının ve altında dudağının. Eseri muhtemelen, baba, ana, ya da öğretmen dayağının. Belli ki et yememiş, süt içmemiş, hele muz ağzına hiç değmemiş. Minik, kavruk, küçük kalmış. Yaş büyümüş, kendi büyümemiş, o yaşta hayata dalmış.

Dediğim gibi, kim seçebilir ailesini, anasını - babasını? Sorulsaydı, olsaydı öyle bir şansımız 'Nasıl bir aile, kimin çocuğu olmak ister, şahsınız?'

Cenin iken ana rahminde. Muhtemel cevap ekseriyetle; 'Ey yaradan, halk eden, pıhtıya can veren, beni gönder varlıklı bir aileye. Gülsün yüzüm, olmasın hayatımda hüzün. Yokluk, sefalet görmesin gözüm.'

Oysa hayatta bu kadar kolay mı çözüm? Sorulmayınca böyle bir sual. Geriye kalıyor sadece fal. Ne ise halimiz, çıkıyor falimiz. Doğuyor, büyüyor ve öğreniyoruz ki, onlar ailemiz!

Aslında hepimiz birer faniyiz. İsmimizi bile seçmeye yok yetkimiz.

Küçük, kara, kapkara kız için de öyle. Heyhat, tam da o doğduğunda, ailesi yeni göç etmiş kışın soğuğunda. O, doğmuş bir gecekonduda. Amcası bahtını, kısmetini aramaya gitmiş Almanya'da. Babası üzülmüş, alıp başını gidince kardeşi. Dediğim gibi doğurmak üzereymiş eşi. Baba, özledikçe özlemiş kardeşi. Ne kaynayan bir aş var evde, ne de bir işi. Bir gece anne haykırmış 'geliyor, iniyor, yetişin!' Çağırmışlar yan komşudaki, yaşlı, nurlu nineyi. Mahallenin bilmişi, rivayete göre ermişi.

Babanın yok işi. Parasız, işsiz bir dertli kişi. Yine de içi kaynamış, yeni doğan kızına, görünce, pembe yeni doğmuş popişi. Düşmüş aklına gurbetteki kardeşi. Anlamış kocasının hissiyatını yeni doğurmuş eşi. 'Evet' demişler birlikte 'Gurbet' koymuşlar adını, muhtara yazdırıp bitirmişler resmi işi. Gurbet, şimdi, küçük, kara, kavruk, bir dişi kişi. Okumamış, okuyamamış küçük yaşta. Ve hayatta seçmiş, çalışmayı, işi. Para kazanınca kuaför çıraklığından ilk işi, hemen yaptırmak öndeki kırık dişi. Sorulsaydı eğer, seçmek için ailemizi ve bir de ismimizi, Gurbet ne derdi, ne isterdi, biraz zorlayın muhayyilenizi.


 

 

 
 
 

 

Bu site AKŞAM INTERNET SERVİSİ tarafından hazırlanmıştır.
| Web Editörü | Her Hakkı Saklıdır. ® Site içeriği izinsiz kopyalanamaz.
Bu site en iyi 1024x768 çözünürlüğünde IE5.0 ve üzeri tarayıcılarda görüntülenebilir