 |
|
|
Nazlan Ertan
|
|
|
Bana Amerikan malı giydiremezsiniz
|
|
|
Fransız modacı Christian Delacroix'nın bir Amerikan şirketine atılacağını okuyunca içim burkuldu
Herkesin bir züppeliği vardır. 'Aaa, Nescafe özensizliğin sembolüdür, kapımdan sokmam' diye size gecenin bir saatinde espresso makinesi çalıştıran, ya da 'Ben Evian seviyorum' diye Paris'te bedava getirilen su yerine şişe şişe Evian içen arkadaşlarınız yok mu?
Ben, annemin 'Kebabın, lahananın kokusunu bile duymaya tahammülüm yok', anneannemin 'Her gün sabah 11'de az şekerli Türk kahvem önüme gelecek' gibi züppelikleri ile büyüdüm; sevgililerimin 'Asla Pazar eki okumam'dan tutun, 'Bach'tan sonra yaşamış hiçbir klasik besteci dinlemem'e kadar her türlü kabız entelektüel hezeyanlarına katlandım kendimi bildim bileli.
Benim züppeliğim de, üç yıllık yoğun bir beyin yıkama sonucu artık iyice yerleştirilmiş olan, asla Amerikan parfümü sürmemek ve Amerikan malı giymemektir.
Terlediğinizde boynunuzu boyayan Hint eşarplarından, Kapalıçarşı'dan alınma Jane Birkin çantalarına kadar her şeyi kullanırım da, bana asla Amerikan malı giydiremezsiniz. Okuduğum şık kız kolejindeki blue-jean etekli, kalın beyaz kazaklı ve ona uygun desen çoraplarıyla Miss Shephard'lar, Miss Rasmussen'ler gelir aklıma Amerikan tarzı giyim denince!
Amerika ve 'haute couture' asla yan yana konamayacak iki kelimedir. İstediğiniz kadar demodelikle suçlayın beni, bence şıklığın sembolü hala o çöp gibi bacakları, beyaz gömlekleri, kızıl-kahve ceketleri ve kırmızı rujuyla eski-manken-yeni-modacı Ines de la Fressange'dir; üçgen bandanası ve de bir yerde okuyup statü sembolü olarak bellediği Hermes çantası ile Carrie Bradshaw değil. Amerika, sadece iki tane şık kadın çıkarmıştır tarihinde: Jackie Kennedy ve Audrey Hepburn - onlar da, hem Avrupa kanı taşırlar, hem de bu ünlerine Givenchy sayesinde erişmişlerdir. Avustralya gibi bir moda cehenneminden gelen Nicole Kidman'ı ise nihayet şık bir kadın yapan bastıbacak eski kocası Tom Cruise değil, modanın kayseri Karl Lagerfeld'dir tabii.
İÇİM BURKULDU
Yani, uzun sözün kısası, ne Calvin Klein parfüm sürerim, ne de Anne Klein giyerim. Tek istisnam, o da hediye gelirse, gizlice ve uzun yalvartmalardan sonra Victoria's Secret iççamaşırı giymek olabilir!
İşte bu yüzden, Fransa'nın güneyinin modadaki temsilcisi olan Christian Delacroix'nın duty free'leri yöneten bir Amerikalı şirkete satılacağını okuyunca içim burkuldu birden.
1987'den beri müthiş defileler yapan, ancak bağlı olduğu LVMH şirketine tek kuruş kar getirmeyen Delacroix, Falic (hayır, fallus sakalar yapmayacağım işte) adlı bir Amerikan şirkete satılacakmış.
Christian Delacroix, bu haberi 2005 bahar koleksiyonunu hazırlarken almış. 'Bana birilerini tanıştırdılar, sonra bu adamların beni satın alacağını duydum. Ama bu hemen alınacak bir karar değil. Unutmayın, benim de avukatlarım var' demiş.
Moda dünyasındaki bu emrivaki, aklıma Robert Altman'ın en az bilinen filmi Pret-a-Porter'yi getirdi hemen. Anouk Aimee'nin canlandırdığı Simone Lowenthal, uzun yıllardır gizli aşk yaşadığı büyük modacı/bencil adam Olivier de la Fontaine'in cenazesinden döndüğünde, paragöz oğlunun modaevini Teksaslı çizme üreticilerine satmak üzere anlaştığını görür. Ve öcünü almak için, üzerinde çalıştığı koleksiyonu yok eder, podyuma çıplak mankenler çıkarır.
Dilerim ki, Van Gogh'un tuvalde ölümsüzleştirdiği Arles kentinin sıcak renklerini, çingene desenlerini modaya taşıyan Delacroix, eserlerini de, adını da Falic kardeşlere vereceğine, benzeri bir numara ile cevap verir!
|
|
|
|
|
|
 |