 |
|
|
|
Gizli Mrs.Dalloway'ler
|
|
|
Aramızda dolaşan gizli Mrs. Dalloway'ler, size sesleniyorum, orda mısınız?
Kenan Evren darbesinin sonlarıydı... 18 yaşındaydım. Virginia Woolf'un Mrs. Dalloway'ini okumaya yeni başlamıştım. Üniversite'ye yakın diye Çorlulu Ali Paşa Medresesi müdavimiydim. Etraf sivil polis kaynıyordu. Çevre masalardan yeşiller fırlamaya, o günlerde başlamıştı. Ben bilinç akışı tekniğinden habersizdim... Kitabın pembe kapağını ilk çevirdiğim an'ı hayal meyal hatırlar gibiyim. Okuduğum birkaç sayfanın ardından gözlerimin yaşardığını çok iyi hatırlıyorum. Oysa ortada ağlanacak bir şey yoktu, kadın bir parti hazırlığı içindeydi, nereden gelip oturmuştu bu iç sıkıntısı benim içime? Gençtim, toydum, ruhum bile tazeydi o zamanlar...
Yıllar, yıllar geçti. Beni etkileyen pek çok kitap okudum. Michael Cunnigam'ın Saatler'i nedense piyasaya ilk çıktığı gün elime geçti. Gözlerim yaşarmadan okudum ve bittiğinde gözlerimi kısmakla yetindim. Büyümüştüm, aslında çok daha acılaşmıştım...
Ardından film patladı. The Hours... Nicole Kidman'ı 'takma burunla oynadı da, Oscar kazandı' diye aşağılamaya çalıştıkları film... Ben o filme kendisi de anne, fakat sağlıklı bir ev kadını olan, ayrıca yemeğe pek düşkün bir yakınımla gitme gafletinde bulunmuştum. Ortadaki hikaye en içler acısıdır aslında. Julianne Moore'un canlandırdığı orta sınıf Amerikalı kadın. Hani neredeyse o genlerimize kadar işlemiş olan boğuntu hissiyle baş etmeye çalışan. Filmde kocasının doğum günü için yapıp da çöpe attığı mavi kremalı pastayı süslediği an, yanımdaki yakınım yalnız benim değil, bütün bir salonun duyacağı şekilde dönüp 'Gidince aynısından yapmaya çalışalım' demişti, hiç unutmam. Bense o sırada sinemada bulunan koltuğumu gözyaşı sahilime taşımıştım çoktan.
Ölümsüz Mrs. Dalloway, New York'lu kadın editör ya da ev kadını... Hepsi özel bir amaçla birer parti düzenlemektedirler. Ben şimdi geçirdiğimiz son yılbaşı gecesi hakkında merak duyduğum şeyi söyleyeyim. Acaba aramızda kaç gizli Mrs. Dalloway dolaşmakta idi 31 Aralık'ta? Hani, bir yandan iliklerine kadar işleyen boğuntu hissiyle baş etmeye çalışıp, bir yandan da parti vermeye kalkışan Mrs. Dalloway'lerden söz ediyorum. Ben bu sene yakından tanıdığım o boğuntu hissine epey yan çizdim, küçük çaplı bir toplantı hazırlığı içinde olmama rağmen. Ama gene de merak ediyorum gizli Mrs. Dalloway'leri. 1 Ocak mahmurluğunun ardından, bir de üstüne yılın ilk pazarını nasıl geçirmekteler?
Gazetemi seviyorum
İtiraf ediyorum, ben eskiden Akşam gazetesi için çok kötü şeyler düşünürdüm. O dönem çok geçmişte kaldı. Bir gün Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk kadın yayın yönetmeni başına geçtiğinde belki de en çok ben sevinmiştim. Öylesine sevindim, ama kan değişiminin bu raddelere gelebileceğini de hiç düşünmemiştim açıkçası. Hani bazı aileler vardır, siyah deri terlik giyen muhafazakar babalar gezinir evin içinde, koyu renk süveterli... Eğer varsa mutlaka oğullarıyla zoru vardır, hanımlarını ezerler, kızlarınınsa vay haline... Hele hele homoseksüel bir akraba olmaya görsün, onu ilk fırsatta yandaki karakola şikayet eder, hedef gösterip adres verirler... Ben öyle bir gazetenin köşe yazarlarını neyleyim? Fakat artık bu gazete benim diyebilirim. Çünkü benim de gazetemde köşe yazarlarım olmaya başladı. Sayıları birden çok üstelik, epey çok... Dikkat ediyorum, diğer günlük gazeteleri her gün yalnızca tek bir yazar için okuyorum. Halbuki kendi gazetemde birden çok köşe yazarım var. Hissediyorum, bu sene eğlenceli bir sene olacak! Her bakımdan... Ben de artık yazılarımı köpeğim Şeker'le yan yana sandalyelerde, birbirimize güç katarak yazdığımı söylemeliyim...
Hümeyra, yosun tutan taşlar gibi sağlam bir kadın hayatımda
Geçtiğimiz çarşamba akşamı Avrupa Yakası biter bitmez ayağa fırladım... Yanımda olsa Hümeyra'nın kafasına bir şey atmak isterdim. Öyle minder filan değil, daha sert bir şeyle vurmak isterdim, belki kanatmak... Çünkü o bana bunu hep yapıyor. Nasıl mı yapıyor? Böyle güzel oynayarak! İddia ediyorum Hümeyra beni beş yaşımdan beridir taciz ediyor.
Önce 'Kördüğüm' parçasıyla girmişti hayatıma. Küçük dayım, bir türlü geçiremediği gençlik küskünlüğü yüzünden habersiz, apar topar Londra'ya gidip orada geçirdiği kaza sonucu hayatını kaybetmişti. İngiltere'ye gitmeden bir ay kadar önce de beni sık sık kucağına alıp mütemadiyen Hümeyra'nın sesinden 'Kördüğüm'ü dinlenmişti. Beş yaşımdan beri aklıma kazılıdır o parça. Hala bizim ailenin kadınlarını bir arada yakalayayım. Bir ayin düzenler gibi hemen müzik setine o parçayı koyarım. Küçük kardeşlerini hatırlayıp, özlem giderirler o parçayla, bilirim. Meğer hepsi bilirmiş, 'Kördüğüm' ile küçük dayımın ilişkisini. E, tabii bende de farklı bir yeri var tabii.
Hep beğendim ben Hümeyra'yı. Mesela bir ayakkabı dizaynırı olsam, yarattığım modeli Türkiye'de önce ve bir tek ona giydirirdim kuşkusuz. Siz Hümeyra'nın herhangi bir ayakkabıyı nasıl taşıdığına hiç dikkat ettiniz mi? Etmemiş olsanız bile, bilinç dışınızda mevcuttur, eminim. Çok güzel taşır bir ayakkabıyı Hümeyra. Sesi öyle kuvvet bakımından bulunmaz hintkumaşı değildir belki, ama o söylerken öyle bir hava verir ki, yaşarsın ne demek istiyorsa onu... 'Ben senin çizdiğin gemileri sevdim, yeşil erik yiyişini...'
Ve Hümeyra çok büyük oyuncu olduğunu bir kez daha suratımıza çarptı işte, son bölümdeki Semra Hanım tiradıyla... Dayanamadım, kutlamak için telefona sarıldım. 'Ne yaptığının farkında mısın Hümeyra' deyivermişim de, 'Yok canım, herkes bir şeyler yaptı ya, ben de kenarından geçtim işte bir şeyler' demeye getirmez mi? Dilim tutulmuştu zaten az önce, bir kez daha tutuldu vallahi...
|
|
|
|
|
|
 |