Kendi yaptığımız günlerin 365'ini daha kendi yaptığımız takvimden silip, kendi ölçtüğümüz yıllardan birini daha tükettik. Milenyumun gitti 5'i, kaldı 95'i.
Ne farkı var? Sorun kendi kendinize. Bugünle, dünün, ya da dünle önceki günün. Yüz yıl ya da beş yıl önceyle milenyumun? Sanki bambaşka bir hayat olacakmış gibi, kendi elimizle yaptığımız takvimin, yine kendimizi kandırdığımız bir 'yeni yılına' girerken. Zorunlu kutlamalar, mecburi eğlenmeler. Niye kendi şahsi yeni yılınızı yaşamazsınız? Şart mıdır, 31 Aralık'ı, 1 Ocak'a bağlayan geceyi yeni bir hayatın kapısı aralanıyormuş gibi manalandırmak?
Kendi hayat günlerimizin, her birini yeni yıl gibi anmak, yaşamak, kutlamak varken.
Yine de madem böyle gelmiş, böyle gitsin diyelim, adına 'yeni yıl' denilen, ama şimdiden iki günü 'eskimiş, yaşanıp bitmiş' bu zamanın da her gününün, bir hayat olduğunu düşünelim. O yüzden de her günü, yeni güne uyanılan her sabahı, ertesi güne yatılan her akşamı, yeni bir hayat gibi yaşayıp, kadir kıymetini bilelim.
Yeni yılı sıcakta, denizde, karşılamak üzere, aylar öncesinden rezervasyon yaptırıp, yer yüzü cennetlerine, okyanus adalarına gidenleri, o cennetlerin ve denizlerin yuttuğunu, yeni bir yıl, yeni bir hayat yerine, akıbetlerinin ölüm ve yok oluşa vardığını görelim.
Onları oraya yeni yılın değil, bitecek hayatlarının ve ölümlerinin çağırdığını düşünüp, bir kez daha halen sahip olduğumuz hayata 'teşekkür' edelim. Hayattaysak ve yaşıyorsak, unutmayalım ki, hayatta bir insanın başına gelebilecek en olmaz şeylere de 'gark' olsak, hayatın yerini hiç bir şey tutmaz. Aslolan insanca yaşamak. Sağlıklı, mutlu ve huzurlu hergün; dün gibi bugün.
Belki de insan eliyle ölçülüp - biçilmiş, aylara, günlere dilimlenmiş adına 'zaman' denilmiş, bilinmezde, yeni bir yıla giriyor olmanın, bize sağlayacağı en mühim şey, ne yarını, ne üç ay sonrasını, ne de gelecek yılı düşünmek. Aksine, nefes aldığımız bu ana hükmetmek ve dönüp avazımız çıktığınca bağırmak: 'Hayattayım, yaşıyorum, hey! hayat güzel, yaşamak güzel, nasıl olsa bir gün gelecek ecel!'
BİZİM MAHALLENİN HALLERİ
Mahalle hayatı çoğunlukla kayboldu. Site, apartman, büyük şehir hayatı, mahallelerin bilinen güzelliklerini alıp, götürdü. Küsmemek, yüksünmemek, kızmamak gerek. Hayatın gerçeği bu. Ama hiç değilse olanı, olabildiğince yaşatmak gerek. Bizim mahalle, Ankara'nın ortasında, varlığını, hususiyetini, mahalle karakterini bugüne getirmiş. Yeni mahallelerde, kimi zaman bazı eski mahallelerde de, isim kalmadı. Yani sokak ismi yok artık. Caddeler, sokaklar adlarla değil, numarayla anılıyor. Oysa bizim mahalle öyle mi? Farabi ile başlayıp, Çevre sokak ile devam eden, Nergis ve Nilgün sokak ile anılan başkentin belki de en eskilerinden birisi. Herkesin yüzünde selamı, sabahı, gülümsemesi. Hani bilinen, 'komşu, komşunun külüne muhtaç' cümlesinin hikayesi, bizim mahallenin kendisi. Liva Pastanesi, Eser Çiçekçilik, Net Dekorasyon, Sadık , Birbir Market, ve dünden bugüne büyüyen Yunus Market.
Köşede Arsan Taksi. Ta, 1950'lerin de öncesine Şavrole, Blair, devrine kadar dayanır hikayesi. Çankaya, dağ-bayırken, kışın kurt inerken kurulmuş yazıhanesi. 24 Saat tıslar, çayın, semaverin sesi. Şoförlerin hepsi şehir efendisi. Akılları adres-isim fihristi. Hemen karşıda, tarih oldu, yok artık Köşk pastanesi. Ama bahçesi yerinde, mahallenin en yenisi 'Serçini' aşhanesi. Serçini demek, Padişah'ın, Sarayın baş yemekçisi, çeşnicisi, lezzetçisi. Osmanlı'dan, bugüne Türk mutfağının en güzel, en lezzetli, tatları, yemekleriyle dolu, listesi.
Yanı başında Çevre kuruyemişçisi. Her gün mis gibi, sıcacık kavurur fındığı, fıstığı, çerezi, çekirdeği ve bir de rayihası, taze kavrulmuş Türk kahvesi. Bitişikte ismiyle mütenasip Sevim Hanım'ın Farabi Eczanesi. Atlamamak gerek, Altan Kasabı, mahallenin etçisi ve tabii eskisi. Renklidir mahallemizin gündüzü, gecesi. Balıkçısı, barı, pub'ı, meyhanesi aydınlatır mahalleyi Subaşı Lokantası. Bir köşede Eser, bir köşede İrem, mahalle mis gibi çiçek kokuyor.
Manav Hüseyin ve oğulları
Sonunda, işte mahallenin en renkli, cazibeli, hareketli köşesi. Manav Hüseyin'in rengarenk sebze - meyve sergisi. Yok, yoktur, aklınıza ne gelirse. Kış ortasında kavun - karpuz, yaz ortasında portakal, mandalina, muz. Hamilelerin, aşerenlerin vazgeçilmez adresi. En eskilerinden, 'pir'lerinden, Ankara'da manavlık mesleğinin. Başka manavlarda, çırak olarak başlamış hayata Manav Hüseyin. Sebzenin, meyvenin ve bir de toprağın kokusu sinmiş ellerine, üzerine. Bu yaşında hala, oturmaz bir dakika. İlk bakışta anlarım işini severek yapanı. Ekmek kapısına saygı duyup, şükredip, toprağın verdiği kısmete tapanı. İki oğlu Mustafa ve Durmuş, babalarının emeğiyle, ellerinde yoğrulmuş. Onlar da sevgi ve hürmetle tutarlar, sebze ve meyveyi, toprağın verdiği nimeti.
Bugünlerde bir heyecan, koşturma, bir acele Manav Hüseyin'de, paylaşıyoruz sevinci mahallece. Büyük oğlu Mustafa da askerden gelince, Manav Hüseyin'i aldı bir düşünce. Bir dükkanın maişeti, yetmez tabii bir baba ve iki gence. Artık iki oldu Manav Hüseyinler, Küçükesat'taki dükkan da faaliyete geçince. Baba, oğullarına el verdi. İkinci dükkan da, açıldı, serpildi, yeşerdi.
Hayırlı Olsun, bir mahalle sevindik Manav Hüseyin Ocağına...
|