Türkçe'mizde bir 'Söz' vardır; bir işe daha başlar başlamaz, zarara uğrandığı, aldatıldığı anlaşılınca, 'Dakika bir, gol bir' denir. En iyimser görüşlere göre en az on ila onbeş yıl sürmesi beklenen bir çalışmanın, daha onuncu gününde, en insaflı bir değerlendirmeyle, tam sekiz konuda aldatıldığımız, 'Gol yediğimiz' anlaşıldı. Gelecekleri siz hesaplayın.
Son on günde, kalemize atılan bu sekiz 'Gol'ü, gelin özet olarak hatırlayalım.
1. Müzakerelere başlama tarihi. 18 Aralık'ta Brüksel'den dönenler, başta Sn. Başbakan Erdoğan olmak üzere, tüm millete neyin müjdesini verdiler? 'Yaşasın, 3 Ekim 2005'te müzakerelere başlıyoruz' demediler mi? Peki, bu müjdenin (!) üzerinden daha bir hafta geçmeden AB ne dedi? '3 Ekim 2005'te muhtemelen (?) 'Tarama Süreci' başlayabilir. Müzakereler için ancak 2006'da -şimdilik belli olmayan (!)- bir tarih düşünülebilir'. Neden, tarama süreci için bile, 'Muhtemelen'? Çünkü, 'Kıbrıs Rum Yönetimi'ni tanıma şartını, müzakerelerin başlama şartından, tarama sürecinin başlama şartına çekmeye çalışıyorlar da ondan. Bu 'Dönekliğe' ilave olarak, düne kadar 31 başlık olduğu ifade edilen müzakere konularını, daha şimdiden 40 başlığa (konuya) çıkardılar. Bu ne demek? Daha uzun zaman, daha çok 'Engelleme/dayatma' imkanı demek.
2. AB, kuruluş anlaşmasının en temel kuralı olan, 'Dört Özgürlük' (Kişilerin, malların, hizmetlerin ve sermayenin, AB içinde serbest dolaşımının en önemlisi olan 'Kişilerin Serbest Dolaşımı'nı, Türkiye için kısıtlamayı, daha başlangıçta kafasına koymuştu. Avrupa Komisyonu'nun 6 Ekim'de açıkladığı ve zirve kararına esas teşkil eden 'Türkiye İlerleme Raporu'nda bu kısıtlama, 'işçi' (worker)ler için tavsiye edilmişti. Hatta 'Bizimkiler' bu kısıtlamayı sadece 'vasıfsız' işçiler için diye bize anlatmışlardı (!). Oysa, Zirve Raporu'nda (Altında bizim tarafın imzası olan anlaşmada), bu ifade, 'kişi' (person)ler olarak değiştirilerek onaylanmış. Bu, şu demek; Türkiye bir gün AB'ye 'Tam Üye' olsa bile, 28 AB ülkesinden birine, değil çalışmak için, tatile gitmek için bile, bugün olduğu gibi, o ülkelerin konsoloslukları önünde günlerce 'Vize Kuyruklarında' bekleyeceğiz. Oysa, AB'ye henüz üye olmayan Bulgaristan ve Romanya vatandaşlarına üç yıl önce, birlik içinde vizesiz serbest dolaşım hakkı verildi. Yaşasın, AB'nin 'Tam Üyesi (!)' Türkiye.
3. Tam üyelik dışında bağlantı. Sn. Erdoğan ve Sn. Gül, Brüksel'e hareket etmeden önce, 'Türkiye'nin kesinlikle kabul etmeyeceği dört şartı' açıklamışlardı. Bunlardan biri, müzakerelerin tek hedefinin 'Tam Üyelik' olduğu ve bunun dışındaki hiçbir 'Bağlantı'nın kabul edilemeyeceği' idi. Gelin, anlaşma metninden ilgili paragrafı 'Aynen' birlikte okuyalım: 'Müzakerelerin ortak hedefi katılımdır. Bu müzakereler, sonucu önceden garanti edilemeyen açık uçlu bir süreçtir. Bütün Kopenhag kriterlerini göz önünde bulundurarak, şayet bir aday ülke, üyelik yükümlülüklerinin tümünü yüklenebilecek konumda değilse, ilgili aday ülkenin, Avrupa yapısına tam olarak, mümkün olan en güçlü bağla demirlenmesi (!) sağlanmalıdır'. Ne yapmak istediklerini anladık mı?
4. Kısıtlayıcı Önlemler. Sn. Erdoğan ve Sn. Gül, Brüksel'e gitmek üzere Ankara'dan hareket etmeden önce, 'Türkiye'nin kesinlikle kabul etmeyeceğini açıkladıkları dört şarttan biri de şuydu: 'Hiçbir konuda kalıcı kısıtlama kabul etmeyeceğiz'. Buna karşın, Brüksel'de alınan kararın 23. maddesi, kısıtlamalarla dolu. Sn. Gül, dönüşünde TBMM'nde yaptığı konuşmada, bu kısıtlamaların, 'ihtiyaç olursa' ve 'Türkiye bunları kabul ederse' gerçekleşebileceğini söyledi. Oysa, anlaşma öyle demiyor. Gelin, anlaşma metninden 'aynen' birlikte okuyalım: 'Uzun geçiş süreleri, derogasyonlar ve özgün düzenlemeler ile daimi koruma tedbirleri, yani korunma tedbirlerine temel teşkil etmek üzere daimi olarak elde tutulan hükümler düşünülebilir. Komisyon, bu tedbirleri uygun bir şekilde, kişilerin (!) serbest dolaşımı, yapısal politikalar veya tarım gibi alanlarda, her bir çerçeve için yapacağı önerilere dahil edecektir. Var mı başka bir izah tarzı?
5. Müzakerelere, hatta tarama sürecine başlamak, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi'ni tanımamıza bağlandı. Oysa, Dışişleri Bakanımız Sn. Gül, Brüksel'e hareketinden önce, hem de Büyük Millet Meclisi'nde 'Kıbrıs Rum Kesimini, doğrudan veya dolaylı şekilde tanımamız asla konu edilemez' dememiş miydi? Oysa şimdi, 'Adam', 'Kıbrıs'ın bütününü Rum'a teslim etmeden huzuruma gelme' diyor. Bu konuda, 'Rumlar'la nasıl olsa anlaşırız' diyenler, işin başındaki adamın, Hollanda Dışişleri Bakanı Bernard Bot'un sözlerine kulak versin: 'Türkler, Rumları şimdi tanırsak, çözüm ihtimali çok azalır' derken 'salak' değil. Rumlar; istediklerini çoktan aldıkları için, müzakereye teşvik edilemiyor'. İyi mi?
6. 'Sözde Ermeni Soykırımı'nı Türkiye'ye tanıtma dayatmasının, şimdiden 'Aleniyet' kazanması. Aziz dostumuz (!) Chirac, daha anlaşmanın imzalandığı günün akşamında 'Müjde (!)'yi vermişti. Arkasından Avusturya, peşinden Hollanda, maşallah (!) devam edip gidiyor. İşin 'Vahim' tarafı, bu konunun, tıpkı 'Kıbrıs' konusu gibi, giderek, 'Müzakereye başlama şartı' haline dönüşmeye başlamış olması.
7. Müzakerelerden sonra, 'Referandum'. Yani 'Sen', her türlü fedakarlığı yapsan, istenen bütün talepleri karşılasan bile, yine de Fransız, Avusturya, Hollanda, Belçika hatta İtalyan halkının, senin üyeliğine 'Evet' demesine tabi olacaksın. Daha ilerisi bile var. Bakın, Avusturya Cumhurbaşkanı Heinz Fischer ne diyor: 'Türkiye'ye, Avrupa genelinde bir referandum yapılması doğru olur'. Bu demek ki, 28 ülkeden (Bunların içinde Kıbrıs Rum Kesimi de var) biri bile, 'Hayır' derse, 'Yandı gülüm, keten helva!'. Burada, 'Verdiklerinin' tümü de 'Güm'e gitmiş olacak.
8. Sn. Başbakan'ın çıkışı ve AB'ye nota. 24 Aralık'ta yapılan TÜSİAD Yüksek İstişare Kurulu Toplantısı'nda konuşan Sn. Başbakan, AB'nin Kıbrıs için söz verdiği yardımı 250 milyon Euro'dan 6 milyon Euro'ya çevirmesi karşısında, 'Bu, Yeni Cami önündeki dilenciye reva görülen bir muameledir' demiş. Ayrıca, hükümet, on gün önce imza attığı 'Brüksel Mutabakatı' ile ilgili olarak AB'ye 'Beni aldattınız' anlamına gelen bir 'Nota' vermiş. Gel de, bir 'söz'ümüzle, bir şarkı nakaratını birlikte hatırlama; 'Atı alan Brüksel'i geçti, biraz geç kalmadın mı?'
Sonuçta, 'Bunların hepsi doğru -zaten aksi varit değil- ama, 'Bütün bunları biz, müzakerelerle çözeriz' diyorsanız; -samimiyseniz- kendinizi, -samimi değilseniz- bizi aldatıyorsunuz demektir ki, bunların ikisi de yanlıştır.