 |
|
|
|
Ha kız kıza dans, ha Esma ile Emine
|
|
|
Bir ara Türkiye nasıl 10 yıllık dilimler halinde rejim atlıyor, değiştiriyor idiyse, ben de kendi tarihime baktığımda bütün 'en yakın' kız arkadaşlarımla 10'ar yıllık dilimler halinde içtiğim suyun ayrı gitmemesini sağlamış, sonra makas değiştirmişim. Bazen araya hayat girmiş, bazen diri diri tercih kullanmışım, bazen kullanmışlar... Bugün beni en etkileyen şey, hepsini harika anılarla hatırlıyor olmam. Yani onlardan herhangi birini içimde kahkaha patlatmadan hatırlamam mümkün olamıyor, özellikle son günlerde. Yaşlanıyor ya da olgunlaşıyor olabilirim.
İçimde patlayan sonuncu kahkahanın sebebine gelince... Beşar Esad'ın eşi Esma ile Tayyip Erdoğan'ın eşi Emine'nin Şam sokaklarında el ele attıkları adımları belgeleyen fotoğraflar dolayısıyla, bana yaşatıldığı sırada çok utanıp masanın altına girmek istediğim, şimdilerde gülerek hatırladığım bir anı...
Ben 1990 ile 2000 arasını birbirinden zorlu, iki ayrı kız arkadaşımla paylaştım. İkisi benim, ben de ikisinin yorgunuyum diyebilirim. Onları hala çok sevmek, hatta saymak kaydıyla...
Bu 'yorgunu' olma ifadesini Murathan Mungan'a borçluyum. Çünkü Yüksek Topuklar romanında 'Ben Nalan yorgunuyum' diye yazdığında, o sene yaşadığım hislere yüzde yüz tercüman olduğunu şiddetle hatırlıyorum. Mungan'ı okumamış olsam, en fazla size 'bu yorucu üçgen' filan diye bahsedebilirdim.
Neyse, biz o yıllarda, genelde üç kişilik çetemizle çıkardık yemeklere. Bir yaz akşamı henüz hava bile kararmamış Beyoğlu Pub'ın bahçesinde yemeğimizi yerken, İlhan Gencer geldi, tek kişilik orkestrasını kurdu ve başladı Türkçe şarkılar söylemeye. Buraya kadar enteresan bir şey yok, çünkü İlhan Gencer yıllardır aynı yerde, aynı işi yapar usanmadan. Bunu bilmeyen de yok sanırım. Fakat, benim iki 'en yakın' kız arkadaşım ani bir hareketle masadan kalktılar ve hiç utanmadan, beni masada yapayalnız kendilerini seyretmeye mahkum ederek, ve de son derece eğlenerek kız kıza dans etmeye başladılar! Orta yerde, durup dururken... İlk anda baygınlık geçireceğimi zannettim, çünkü bu enstantaneye hayatım boyunca bir tek taşrada geçen Türk filmlerinde rastlamıştım. Ben utandıkça, onların ortaya koydukları skeçten aldıkları zevk katlanıyordu, eminim.
Şimdi de ancak gülüyorum, Esma ile Emine el ele... Ama onların milleti kendilerine güldürmek gibi bir niyetleri yok. Bunu espri konusu yapacak moderniteden iyice uzaklar... O zaman, devletin tepesinde, diplomasi labirentlerinde dolaşırken neden el eleler? Sanırım hayatın içindeki küçük skeçlerden öğreneceğim daha çok şey var...
Suçun siperleri namus ve vatanseverlik
Suçlu Türklerin namus ve vatanseverlik kisvesi altına saklandığı bütün olaylardan anladığım kadarıyla, bir Türk işlediği suçu hafifletmek için hep aynı yöntemi uyguluyor. Gaziantep'te Türkçe öğretmeni tarafından bir çocuk dövülüyor, aslında bütün Türkiye'nin çeşitli okullarında dövülüyor. Nerden biliyorum? Geçenlerde oğlum Şafak da bir tane tokat yemiş. Öğretmen okuldan uzaklaştırıldı neyse ki. Oğlumun babasının ikinci eşi sayesinde hem de... Şafak böyle şanslı bir velet işte, neyse... Dayakçı öğretmenlerin çoğunun sığındığı ilk yalan 'İstiklal Marşı sırasında saygısızlık yaptı' oluyor nedense... Hani vatana saygısızlık, vatanın bölünmez bütünlüğüne saldırı filan gibilerden...
Kadınların işlediği namus cinayetlerine bir bakalım, onda da hep aynı ifade geçer, kocamın dinime ters birtakım istekleri yüzünden... Eşcinsel cinayetlerine bir bakın, onda da aynı yalan... Deniz Tüney cinayetini hatırlayın, Allah rahmet eylesin. Çocuk eve kendi rızasıyla gidiyor, her şeye razı yani, yaşıyor, bitiyor. Sonra Tüney'in ters istekleri yüzünden öldürdüm deyiveriyor. Türk erkeğinin namusunun ucu bu kadar açık olmamalı... Aile babası, çoluklu çocuklu adamlar, travestilerle gönül rahatlığıyla ilişki kurup, sonra da sapına kadar erkek olarak evlerine dönüyor. İlişki kurdukları o travestiler mahalle komşusu olarak karşılarına çıkarlarsa da mahallenin namusu adına bellerinde ilk sopayı onlar kırıyor. Ben anlamıyorum bu işleri, ne zaman zihnimiz açılıp gerçekleri bulacağız, ne zaman?
Dokunmayın Nazan'ıma...
Nazan Öncel yıllardır ilk kez iş yapıyor, seyirci topluyor, para kazanıyor. Ben onu selülitli tombul bacaklarını hiç çekinmeden sergilediği şortlu yıllarından, boynundaki (yıldızlı) star kolyesiyle hatırlarım en çok. Benim Türkiye'de kendime has bir aşkla sevdiğim tek ama tek sanatçı Sezen Aksu olmasına rağmen, Nazan Öncel'e saldırılmasını, hele bunun yolunun Sezen Aksu hayranlığından geçmesini hiç anlamıyorum. Sezen Aksu'dan yana olmak ezici çoğunluktan ve onun sağlayacağı güçten faydalanmaya yol açmamalı bence. Dikkat gerektiren bir çizgi çekilmeli araya. Sezen Aksu, zaten Sezen Aksu... Eminim, herkesten çok o çakıyordur durumu... Yıldız Tilbe'nin içinde biriktirdiği öfkeyi Aksu'nun nasıl bir çırpıda bastırdığını hatırlayın... 'Onun bende sonsuz kredisi vardır' deyivermişti en lazım olduğu anda... Nazan Öncel, Yıldız Tilbe kadar mazlum da değil üstelik. Şu tolerans, avans işini Sezen Aksu'ya
bırakalım derim.
|
|
|
|
|
|
 |