Akşam
 
 www.aksam.com.tr
 19 Aralık 2004

Şebnem İyinam / Türkiye'nin yeni Marko Paşası

'Türkiye, 100 yıl sonra benimle yeni bir Marko Paşa'ya kavuştu!' Gülelim mi, ağlayalım mı şimdi? Serap Ezgü'yü tanırsınız. Hafta arası her gün TGRT'de canlı yayınlanan Sizin Sesiniz programının Ezgü'sü...
Ayrılanları, kaybolanları, kaçırılanları, izini kaybettirmeye çalışanları, aldatanları, aldatılanları, dayak yiyenleri, dayak atanları konuk ettiği programında sinirlerine asla hakim olamadığı anlarda esmer esmer çatılan kaşlarına, emniyeti aradan çıkarıp işi tek başına garantör olmaya vardıran samimiyet buhranlarına, stüdyodan konuk kovmanın zevkine erdiği anlardaki teatral havalarına kadar tanıyor, biliyoruz onu.
Şunu da belirmeden geçemeyeceğim, Serap Ezgü en azından Show TV'nin Şenay Gürler'i kadar yaptığı işin altında ezilmiyor...
Benim sözünü etmek istediğim, Serap Ezgü'nün kişisel illüzyonu... O sağlıksız illüzyon olmasa, herhalde bu kadar gafı biraraya getirip de demeç veremez gazeteye. Sibel Arna'yı gerçekten kutluyorum, eğer o röportajı Ezgü'nün suratına karşı gülmeden bitirebildiyse... Ben şimdi size Serap Ezgü'nün yanılsamalar zincirinin halkalarından örnekler vermek istiyorum.
Birincisi 'genç ve aydın kesim'in kendisini tanıdığını düşünüyor. Hatta ikinci evililiğini sürdürdüğü halde, ilk eşinin soyadını kullanmaya devam etmesini de şöyle bağlıyor: 'Üç buçuk senelik aradan sonra yeniden ekranlara döndüğümde 'Yeni bir kız çıkmış Serap'a benziyor' demeleri yerine 'Bizim kız yine çıkmış' demelerini istedim...'
İkincisi hem bu işi yapıyor, hem de 'Sosyo-ekonomik seviyesi aşağıda olan insanlarla uğraşıyorum' diye dert yanmaktan çekinmiyor.
Üçüncüsü en vahimi: Babası tarafından taciz edildiğini detaylarıyla anlatmaya başlayacak 18 yaşında bir kıza nasıl müdahale edeceği sorulduğunda 'Bu ülkede hiç de azımsanmayacak oranda ensest var. Susarak kök salmasına yol açmak yerine konuşarak önüne geçiyoruz. Ama biz geleneksel aile yapısı içinde büyümüş bir ülkede yaşıyoruz. KIZIN ANLATTIKLARI İZLEYİCİNİN GÖZÜNDE CANLANMAMALI. Kız, yatağıma yaklaştı, elini bacağımda gezindirmeye başladı, sonra göğsüme çıktı falan diyorsa, hemen araya giriyorum 'Yani sen babanın bir kızına dokunacağından farklı şekilde dokunduğunu mu hissettin?' diyorum. Bir gerçeğin, bir acının, bir mağduriyetin altını çizmeye çalışıyorum.' Batan geminin ölçüleri bunlar, ölçüye gel, ölçüye...
Dördüncüsü 'Bu programdan sonra kişisel gelişim ve hukuk kitapları okuyorum. TCK'YI ELİMDEN DÜŞÜRMÜYORUM.'
Beşincisi 'Aslında sinirlerim sağlam. Artık belli bir yaşa gelmişim, tecrübeliyim, annelik gibi yüce bir duyguyu yaşıyorum. Psikiyatra gitmiyorum. Birçok uzman bana telefon açıp SEN EKRANDA PSİKİYATR GİBİSİN diyor. Hayat bana çok şey öğretmiş.'
Çok samimi söyleyeyim, ben Serap Ezgü'nün bu kadar şuursuz bir kadın olduğunu düşünmüyorum, düşünmek istemiyorum. Ona olan hepimize olabilir. Ne olur biliyor musunuz? O sosyo-ekonomik seviyesi düşük dediği insanlar ekranlara dolup dolup taşmaya devam ettikçe, birilerimiz de onlardan bir şeyler kapar haliyle. Hadise bundan ibaret bence. Yani Serap Ezgü, kişisel gelişim kitapları okuyacağına, biraz da çağırdığı konukların gel-git akıllarından etkilenmemek için gayret sarf etsin yeter. Yoksa böyle sanrılara kapılıp, 'Türkiye benimle yeni bir Marko Paşa'ya kavuştu' gibilerden tuhaf bir illüzyonun pençesine düşer işte. Yakında o illüzyona 'Bu benim auram' da diyebilir belki de. Dağlara taşlara, dağlara taşlara...


Kuaförlük zor zanaat
Kadın kuaförleri o kadar ilginç mekanlardır ki, eğer enerjisi pozitif bir dükkan yakaladıysanız, onu semt değiştirseniz bile bırakmayın derim. Ben kendi kuaförümden çok memnunum, insanlık adına... Kafamda çözemediğim bir sorunla adım atmışsam dükkanına, benle hiç konuşmadan, özellikle de hiç soru sormadan, aklımın ucundan bile geçmeyecek formüllerle karşılarlar beni orada. Hiç unutmam, yoğun olduğum bir dönemde, niyetim yokken solaryum makinesine girmemi önermişlerdi. Kabul ettim ve 15 dakika içinde kafamı toplamış halde çıkıverdim ortaya. Meğerse tek derdim konsantrasyon eksikliğiymiş o sıra, makinenin içinde yapacağım işleri bir güzel sıraya koyup, organize bir halde, gönül huzuruyla güne başlayıverdiydim sayelerinde.
Kimi zaman fıkra gibi olmaya başladı aramızdaki ilişki. Çok huysuz bir müşteri oturuyorsa yanımdaki koltukta, bakarım Şenel acı çekiyor, ama nasıl çaktırmıyor, nasıl pozitif... Onun her şeyin farkında olduğundan eminim oysa. Dehşete düşerim, nasıl oluyor da bozmayabiliyor kendini gibilerden. Benim saçlarım hemen elektrikleniverir aynı müşterinin varlığından, kahvemi dökerim üstüme mesela... O ise her şeyi profesyonelce halleder, kimsenin kalbini kırmadan hem de. Müthiş bir psikolojik hafiyedir aslında...
Sonra, sonra ben sadece oje rengimi değil, her şeyi Halide'ye sorarım. Halide, benim danışmanım diyebilirim... Şenel'in sanatçı müşterisi de çoktur hani. Hiç tanımadığım birine röportaja gidiyorum diyelim, Halide'nin kulağına eğilir, kişilik ipuçlarını sorarım ona. Objektiftir, yorum getirir, ama kimseyi satmaz kolayına... Güvenirim onlara. Ramazan'a, Seda'ya... Hepsi içten, hepsi yetenekli, hepsi mesafelidir ne de olsa.
Geçenlerde Şenel'in kasasının yanında dikkatimi çekti, Mine Kırıkkanat yıllar önce yurtdışında yaşayacağını söylediğinde, Şenel'in kaldırımda peşinden koşup da uzaklarda içerken bizi hatırla diye eline bir güzel şampanya tutuşturuşunu yazmış köşesinde. Güldüm ve şükrettim kendi kendime, ya Şenel bir yerlere gidecek olsa...

Ana Sayfa     Geri


© 1997-2001 Aslı Gazetecilik ve Matbaacılık A.Ş.