 |
|
|
|
Sinemasal kabus
|
|
|
Bende bir süre önce feci bir kültürel deformasyon başladı ve sinemaya gidemez oldum. Vizyondaki birçok filme artık tahammül edemeyeceğimi, bütün öykülerin anlatıldığına dair garip düşünceler içine dalmıştım, baktım adımlarım sinema salonlarından geri geri gitmeye başladı. Yıllar önce bir üniversitenin sinema bölümünün başındaki profesör kadınla konuşmuştum. Eşiyle sinemaya gitmeyi bıraktıklarını, evdeki büyük televizyonda film izlediklerini anlatmıştı. Elitist bir tavırdı; sinema salonlarının, perdelerinin iyi olmadığını söylüyorlardı. Ama daha da önemlisi bu gibi detaylar onların vizyona yeri giren film heyecanını yitirmesine sebep olmuştu.
Sonra aynı şey benim de başıma geldi. Türkiye'de sinemaya gitmenin- kişisel olarak bana karşı- gerçek bir zulüm olmaya başladığını gördüm Avrupa filmleri için dünyanın en berbat salonu Alkazar'a gidip tuvalet kokuları ve dar koltuklarla dolu birkaç saat geçirmek gerekiyor, ya da Beyoğlu Sineması'nın berbat dekoruyla ortasından direklerin geçtiği Pera'nın sıkışıklığına mahkum olunuyor, yazları (müdür Hikmet Bey'in iyi niyetine rağmen) Emek Sineması'nın klimasızlığında boğulmak zorunda kalıyor falan. Festivallerdeki gereksiz sosyalleşme ortamları, herkese selam verme, konuşma zorunluluğu da öyle yerlerden soğuttu. Sosyetik, pahalı sinemalarda ise saldırılacak iki hedef saptadım kendime: Mısır yiyen çocuklar ve telefonda konuşan kadınlar. Her seansta film izleyicisi olmayan birileriyle kavga etmekten sıkıldım. En iyisi geç de olsa legal DVD'den izlemek deyip sonunda hayatımdan salonları çıkarttım.
Bu arada Türk film şirketleri de özellikle bu yıl kötü film seçmekte yarış halinde: Mart ayında ABD'de vizyona giren ve kulaktan kulağa yayılan 'Eternal Sunshine of the Spotless Mind' nerede mesela, bilen yok! Nerede 'Napoleon Dynamite' ya da...
Neyse... Geçen gece ve ertesi sabah sürekli telefonum çaldı, pek çokları gibi, malum soru: 'Sinemada mıydın?'
Tabii ki değildim. Şunu fark ettim: Arayanlar bu gizli tavrımdan haberdar bile değil. Galayı bilmiyordum, 'Büyü' filmi olduğunu öğrenince iyice kızdım: Yakın arkadaşlarım ciddi ciddi benim bir Orhan Oğuz filmine gidebileceğime ihtimal vermişler! Bu ilk şaşkınlıktı. Ama asıl Orhan Oğuz'un hala bir sinema filmi yapmış olması çok ürpertici değil mi? Hani yangın beklenir; o tuhaf çadırdan market üstü sinema yaratılırsa, bir de sosyetik sos konursa insanı hiçbir şey şaşırtamaz çünkü.
Ama ömrü boyunca başarısız olmuş bir adamın, kendisine yeni bir kariyer seçmesi gerekirken bu ısrarı nasıl açıklanabilir?
Mesela televizyonda 'Serseri Aşıklar' diye deli saçması bir dizi vardı, ben de fena halde takılmıştım. Birkaç bölüm sonra Orhan Oğuz yönetmeye başladı, sonra da yayından kalktı zaten. Zira Oğuz'un yönetmenlikteki tek varlık sebebi sevgilisi Nilüfer Açıkalın'a 'Kim Bunlar' dönemi sonrası oynayacağı bir şeyler bulmaktır. Ve onun oyunculuğunun başarısızlığı da ancak Oğuz'la yarışabilir. 'Serseri Aşıklar'da da Açıkalın'ın dakikaları uzadıkça, dizi battı. (Hayret, 'Büyü'de nasıl rol kapamamış!)
Neyse, dün baktım Milliyet'te yayın yönetmeni Mehmet Y. Yılmaz'ın gözdesi Elif Korap, Orhan Oğuz'la röportaj yapmış. Oğuz, kim bilir nasıl bir kabus olduğu birkaç km öteden belli olan 'Büyü'nün yüz kızarıklığını yaşayacağı halde, galadaki yangınla ilgili esprilere ortak olmuş. Dikkat edin, olaylar çıktı, kendisinden bahsediliyor, bedavadan promosyon oldu diye nasıl hoşnut. Pala bıyıklarının altından güle güle 'Filme gidenlerin başına bir şey gelmez, yangın 'büyü' işi değil' gibi laflar ediyor.
Ama en muhteşemi ilk cevabı: 'Bence gerilim ve korku filmini sevenler için biçilmiş kaftan! Onlar gidecektir.' Düşünsenize, ciddi ciddi birilerinin 'Bir Orhan Oğuz Filmi'ne gideceğini düşünüyor! Gerçi, üçüncü sınıf yangın şöhretlerinin iki kare fotoğrafları çıksın diye galaya gelmeleri de bu umudu veriyor olabilir.
Orhan Oğuz da çevremizde, gazetelerde, hatta mağaza tezgahlarında bile çok sık görebileceğimiz bir türün devamı: Müthiş ısrar insanları. Bulundukları yerleri bundan 10 ya da 20 sene önce bıraksalar çok daha saygın, çok daha makul bir şekilde anılacakları yerde şimdi bizim gibi çoluk çocuğun ağzına sakız olabiliyorlar. Ama kendilerini de o kadar komik duruma düşürüyorlar ki...
Hepimiz ne kadar kötüyüz aslında: Zaafını gördüğümüzde saldırıveriyoruz, gülünecek bir malzeme verdiklerinde kahkahalarımızı esirgemiyoruz ki!
Kendilerine lüzumsuz bir ifade alanı buldukları sürece de, söyleyin, başka seçenek mi var?
|
|
|
|
|
|
 |