New York Times'ın seçtiği yılın en iyi 10 kitabı listesine Kar'la giren Orhan Pamuk 'Türkiye benim ülkem, burada da sevilmek isterim' diyor
Hınzır gülümseyişinde, dışarıya pek belli etmediği bir kırılganlığı olduğu çok bariz Orhan Pamuk'un. Çok güzel, çok heyecanlı bir kırılganlık bu. Kendi çemberine birazcık girmelerine izin verdiği insanlardan gizlemiyor zaten zaman zaman alıngan olabildiğini. Ama aynı zamanda adil. Öte yandan, bu kırılgan gibi gözüken persona'sının yanında harika bir mizah, müthiş bir özgüven elektriği geliyor. Ne yapacağını çok iyi tasarlamış bir zekanın...
Ben onunla her konuştuğumda en çok güldüğümüz anları seviyorum.
Hakkında kuracak uzun uzun cümleler yaratamıyorum açıkçası. Tarih bize onları veriyor zaten: Şimdi de New York Times, yani dünya edebiyatına en çok etki eden gazete tarafından yılın en iyi kitapları arasında Kar var. Hırvatistan'da yılın yabancı kitabı bu sene Benim Adım Kırmızı. İstanbul, İngilizce'ye çevrilmiş yayımlanmayı bekliyor. Finlandiya'da çıkan Kar'ın yayınevi dünyada edebiyat adına en önemli kim varsa, onlarla aynı diziden yayımlıyor Pamuk'u. Cihangir'deki evinin o meşhur salonunda bol bol telefonlarla kesilirken konuşmamız, Orhan Pamuk'un hala burada, hala yakında, hala dokunulabilecek kadar içimizde olmasının ne kadar muhteşem olduğunu düşündüm. Bundan 20, 30, 100 yıl sonra dönüp baktıklarında onunla konuşabilmiş, o tarihe tanıklık edebilmiş olmanın ayrıcalığını da yaşamadım değil.
34 ülkede kitabım çıktı, en zoru Türkiye'de yayımlanmaktı
Kar yakın tarihle ilgili birtakım tartışmalar yaratmıştı. Siyasal İslam, 28 Şubat'a gönderme yapıyor gibi. Bunlar da Batı'nın iştahını hep kabartan konular oldu. Şimdi, İngilizce'ye çevrildikten sonra nasıl tepkiler geldi?
Bir kere Türkiye'de kitap ne edebi, ne de siyasi olarak yeterince tartışıldı. Bundan şikayetçi değilim. Çünkü o zamanlar İletişim'deki arkadaşların kitabın toplatabileceği gibi korkuları vardı. Biz de çok politik yanının ortaya çıkmasını istemiyorduk. Ben ödevimi yapmış, vicdanımdan gelen şeyleri açık yüreklilikle söylemiştim. Türkiye bunları kaldırabilir mi, derdindeydim. Bu yüzden de kitabın aşk romanı yönünü öne çıkarıyordum. İnsanlar 'Bu bir politik roman' dediklerinde ben 'Evet aşk var, aşk' diye cevap verirdim. Günümüze ilişkin, 'güncel' bir roman Kar. Hiç de o niyetlerle yazmamama rağmen.
Yazarlıkta sizin bir tercihiniz mi anti-politik olmamak? Yazdığınız makalelerle, açıklamalarınızla politik görüşünüzü söylemekten çekinmiyorsunuz. Kar'la beraber o kimliğinizi birleştirmiş mi oldunuz?
Yıllarca soranlara 'Ben kitaplarımda politika yapmıyorum; kendimden önceki yazarların siyaset merakı yüzünden yeteneklerini mahvettiklerini, kitaplarını kötü yazdıklarını düşünüyorum, politikaya hevesli olmadığım için politika yapmayacağım' dedim. Ama 90'larda devlet PKK bahanesiyle Türkiye'de özgürlükleri kısıtlarken, bir çeşit iç savaş sürerken, şuna buna imza atarak, konuşarak, yurtdışına yazılar yazarak politika yapmaya başladım. Ve benim bir politik kimliğim oluştu. Artık politik kişiliğimle huzurlu bir şekilde yaşamaya başladım. O zaman da 'Bari politik bir roman yazayım' diyerek Kar'ı yazdım. Her seferinde de 'İlk ve son politik romanımdır' dedim.
Benim öznel düşüncem değil ama sormak zorundayım: Politik olmaya başladıktan sonra Batı sizi daha çok sahiplendi mi?
Hayır. Yurtdışında da sahiplenilmem aynen Türkiye'deki gibi oldu. Kitaplarım ilk sene bin sattı, ikinci sene dört misli sattı, üçüncü sene sekiz misli sattı. Türkiye'de nasıl dalga dalga yayıldıysa aynı... Batı'da çeşitli ülkelerde değişiklik gösterdi. Fransa'da Kara Kitap çok başarılı olurken, Yeni Hayat, Türkiye'deki gibi başarılı olmadı. Böyle dalgalanmalara rağmen kitaplarımın satışları 10-15 misli arttı. Ne kadarı politikadan oldu bilmiyorum. Kar politik bir roman ve en çok satan kitabım. Yeni bir yazar gelince önce hiç kimse ilgi duymaz ama o yazar bu işi bilinenler tarafından tanınır, sonra gene aynı güzellikte, aynı ilginçlikte bir kitabı çıkınca bu sefer hepsi birden yazarlar. Kar da böyle oldu. Zor bir durumdayım. 'Kitabınız çok satıyor, New York Times'da yılın 10 kitabı arasına girdi, niye?' diye soruyorlar. 'Güzel olduğu için' diyemiyorsunuz. Başka bahaneler söylemek lazım. Bunu da okurun fazla ciddiye almasını istemem. Alçakgönüllülükten söylüyorum.
Türkler de kitabın iyi olduğuna inanmak istemiyorlar mı acaba, illa altında bir şey mi arıyorlar?
Bunun arkasında Türkler'e özgü korkunç bir aşağılanma duygusu var. Kitaplarımın çok çevrilmesiyle ilgili bir teori benim Yahudi olduğumdur. Orada çok kalp kırıcı bir aşağılık duygusu var. 'Bir Türk başarılı olmaz ki, o bir akılsız, zavallı yaratıktır, o bir kitap yazamaz, yazarsa Batılılar okumaz' fikrine samimi bir şekilde inanan, saf, biraz da hayatın sillesini yemiş insanlar var. O zaman başarılılar ya Yahudi, ya gizli bir örgütün üyesi, ya da oradakilere Türkiye'yi kötüleyecek sanıyorlar. Çünkü bildiğiniz gibi bütün dünyanın işi gücü yok, sabahtan akşama kadar Türkiye kötülensin ister! Kitabın edebi nitelikleriyle uygun düşmeyen bir sebebi olacak ki Batılılar ilgi duysun. Buna da kızamıyorum. Çünkü Türkler dünya kültürüne, dünya yaratıcılığına hiçbir katkı yapmıyorlar. Sıfır. Birisi yapınca da öteki Türkler herhalde o da Yahudi'dir diye bakıyorlar!
Kar'la beraber ABD'de bir kitap turnesine çıktınız. Sanırım üç hafta sürdü. Ne yaptınız?
Sekiz şehre gittim. Kimi zaman bir müzede, ya da büyük bir kitapçıda, kütüphanede, veya Harvard'da konuşma yapıyordum. Onun sabahında da çeşitli radyo programlarına çıkıyor, röportajlar veriyordum. Bazı şehirlerde iki gün kalıyordum. Bir yandan bunu yaparken, bir yandan da New York yakınlarında Bard College'da kitaplarımın okutulduğu bir derse konuşmacı olarak katıldım. Kitap turnemin ortasında da her Salı koşa koşa oraya gittim...
Amerika'da yazıyordunuz, çalışıyordunuz eskiden. O dönemde Kara Kitap'ı yazan Orhan Pamuk'la Kar'ı yazan Orhan Pamuk'un da imgesi şimdi epey farklı. Bu yeni şöhretten hoşlandınız mı?
Ben Columbia Üniversitesi'nde orada öğrenci olan karımla birlikte oturur, okulun bana nezaketten verdiği küçük bir odada Kara Kitap'ı yazarken bütün dünyadan kopmuştum. Türkiye'de küçük bir şöhretim vardı, Beyaz Kale çıkmıştı. Ama dünyada beni kimse aramazdı, beş-altı tane arkadaşımı haftada bir görüp, karımla beraber çok yalnız bir hayat yaşardım. Medyadan ya da bu tür dünyadan kopuktum. Bugünle o zamanı karşılaştıracak tek resim şudur: Meşhur Strand kitapevine giderdim her Cuma ve kendi kütüphanemi yapmak için dolaşırdım. Kütüphane yapmak bacaklarla, ayakta durabilme gücüyle, sabırla yapılan, paketlerle eve dönme işiydi. Ve o zamanlar kitabım Strand'de satılsın isterdim. Şimdi ise Strand'e gittiğimde bestseller listesinde en önde Kar vardı.
Amerika'daki kitap turnesinde size romanı mı sordular, Türkiye'yi mi?
Bir defa kimse bir şey sormadan benim uyuklayarak da anlatabileceğim 25 dakikalık monologum var. 'Bu kitabı nasıl yazdım'la başlar. Sonra politik roman tarihi tartışırım. Kitabın yapısına böyle girdikten sonra birazcık da Türkiye'yi anlatırım. Sonra da soruları alırım.
Türkiye'nin güncel politikasıyla ilgili sorular ağırlıkta mıydı?
Hatırlamaya çalışayım... Her türlüsü oluyor. Toplantılara gelenlerin her zaman yüzde 70-75'i Amerikalı olur. Onların da kurcalayıp işitmek isteyeceği, düşüncem onlarla aynı olmasına rağmen çok da fazla girmek istemediğim bir nokta oldu: 'Başkan Bush da ne kötü bir adam' muhabbetleri yapmamı isterler. Ne de olsa Ortadoğu'dan gelen bir adamım. Lafın ucu gelip, ağzıma dayatılıp, illa da Bush'un hakkında kötü bir şey söylersem çok seviniyorlardı. Bunu yapmak istemiyordum. Amerikalılar bu kitaptan Türkiye politikasının ne kadar karmaşık olduğunu öğrendi: İyi laikler var, kötü dinciler var diye bir durum olmadığını, Siyasal İslamcılar'ın ikiye ayrıldığını, bir kısmının liberal, bir kısmının hala Bin Ladin yanlısı olduğunu, bazı laiklerin giderek milliyetçi, faşizan olduğunu... Kitabım da anlatıyor, ben de büyük zevkle anlattım
Bu konuşmalarınızda turist duyarlılığıyla 'Bizim ülkemiz de güzeldir' gibi bir kaygı gözetiyor muydunuz?
Benim anlatmak istediğim kitabın oturduğu kültür. Ülkesinden kopmuş, Türkiye'yi tanımayan, artık Amerika'da yaşamayı Türkiye'de yaşamaktan daha değerli bulmuş ama Amerika'da da ezildiği, aşağılandığı için kafasında gerçekle alakası olmayan cennet bir Türkiye yaratmak isteyen insanlar vardır. Onlar gücenirler, alınırlar, ülkelerinin durumunu anlatınca aşağılandıklarını düşünürler. Ama asıl geçmişte devletin yaptığı korkunç şeyleri, tarihte ya da 90'larda olan onca öldürme, bomba, yakma olayını Amerikalılar'a ayıp olmasın diye söylememek küçüklüktür. Ülkenin gerçeklerinden seni, yazarı dertlendiren şeylerden bahsetmemek küçüklüktür.
Nedir bazı muhafazakarların aile sırlarını iştahla kapatma, halı altına atma tutkusu?
Bir kısmı aile sırları değil. Babalarının küçük kızları taciz ettiğini, annelerinin ucuz bir şey almak için kuyrukta eziyet çektiğini, küçük kardeşin okulda şamar yediğini bilmek istemiyorlar. Onlar kendi kafalarındaki aileyi dışarı yansıtmak istiyorlar ve o aileden de bir an önce kopmak istiyorlar. O aileyi reforme etmek istemiyorlar. Gitmişler, başka ülkelerde yaşamaya başlamışlar. Nasıl Almanya'ya giden yoksul Türkler, Türkiye'yi olduğundan daha muhafazakar bir ülke gibi kurgulayıp dine sarılıyorsa, Batı'da daha modern bir ülkeye gidenler olduğundan daha modernleşmiş bir Türkiye hayali kurmak istiyor olabilirler.
Okurların sorularından yola çıkarsanız, Kar'ın Batı'nın gözündeki öcü İslam imajına katkıda bulunduğunu söyleyebilir miyiz?
Olmuş olabilir. Kitabın bazı bölümleri Siyasal İslamcılar'ın ne kadar berbat birileri olduğunu gösteriyor çünkü. 'Katil ile maktul arasındaki konuşma' diye bir bölüm var. Orada gözü dönmüş, köktendinci bir terörist üniversitenin bölüm başkanını uzun bir diyalogun ardından öldürür. Gaddarca yazdığım, mizah yanı da, acı yanı da yüklü bir bölümdür. Granta dergisinde yayımlandı. Provokatif bir metindi. Amerika'dan telefonlar aldık habire: 'İşte iyi ki yayınladınız, bunların da nasıl insanlar olduğu ortaya çıktı!' diye.
Mizahınız algılanıyor mu Amerika'da?
Türkiye'den daha çok algılanıyor. Burada da okurlar anlıyor benim kitaplarımı, hiçbir yazar sevilmeden bu kadar çok satmaz, okunmaz. Ama yazı çıkmıyor. Kalbimdeki küçük yara Türk eleştiri müessesesinin ölmüş olmasıdır. Ama onlara da kızamıyorum. O kadar etkisizler ki... İyi de yazsalar, kötü de yazsalar hiçbir şey fark etmiyor. 'Onlar kim, yazsa ne olur, yazmasa ne olur' demiyorum. Benim için çıkmıyor da başkası için çıkıyor mu? Kimse için çıkmıyor. Herkes herkesin düşmanı.
Umurumuzda mı?
Umurumda tabii. Çünkü burası benim ülkem, burada da sevilmek isterim. Kar hakkında Amerika'da 40 tane yazı çıktı. Bunun 35'i 'Çok komik', ya da 'Gaddarca komik', 'Kışkırtıcı bir şekilde komik' gibi yorumlardı. Kar'ın mizahında gaddar bir yan var. Burada anlaşılmamasının sebebi de bu olabilir. Çünkü insanlar burada çok acılar çektiler. Kiminin kolu koptu, kiminin amcası öldürüldü, kimi Türk askeri olarak öldürüldü, kimi PKK gerillası olarak. Ya da Siyasal İslamcılar tarafından tehdit edildiler. Bu ülkede yaşayanlar birbirlerini o kadar üzmüş, hırpalamışlar ki, Kar'ın gaddarca bıyıkaltından gülerek bu olaylardan bahsetmesinin anlaşılmamasına hak veriyorum. İnsanlara acı vermiş konulara mizahla yaklaşmak kolay değil. 'Başörtülü kız, Kürt milliyetçisi, askeri darbe... Nişantaşlı Orhan, bırak bunları, bize güzel şeyler anlat, bezmiş insanlar bundan!' Türkiye'deki tepki aslında dile gelmese de bunun gibiydi.
Amerika'da arkadaşlarınız kimler?
Gide gele tanıdığım yazar arkadaşlarım var, New York'ta oturan akademisyen arkadaşlarım da var. Yayınevinin bana yeni tanıştırdığı ve ortak konu merakından dolayı üç kere görüşüp, dördüncü kez görüşsek mi diye düşündüğüm, ilk heveslerle edinilen arkadaşlıklar da var. Beni tanıyan, her seferinde gören, ben gelince davetler veren insanlar da var.
Orada mı daha arkadaş canlısısınız?
Orada. Nedenini de biliyorum. Çünkü orada beni kimse kıskanmıyor. Türk erkek kıskançlığında kaynakları kısıtlı olan bir bölge erkeğinin kıskançlığı vardır. Ortada bir küçük meyve var. Onu ya sen yiyeceksin, ya başkası. Sen yiyorsan, diğer erkeklerle neredeyse hormonsal bir kıskançlık gösterirler. Bu yoksul ülke kıskançlığıdır. O erkek 'Bu adam bunu yapmış, ben de gideyim 10 metre ötedeki adada aynı meyveyi yetiştireyim' diyemez. Çünkü küçük bir ülke ve tek ağacın da o olduğunu bilir. Seni tepelemesi gerektiğini düşünür. Seninle harp etmeye çalışır ve yenemez. O zaman düşünür, düşünür ve senin Yahudi olduğunu ortaya atar mesela! Ama Amerika'daki yazar çizerlerin benimle Türkiye pazarı kavgası yok. Belki kendi aralarında bir kavga var. Ama ben dışarıdan geldiğim için belki de, herkes iyi davranır bana oralarda.
Türkiye'de insan ilişkileriyle pek çok iş yaptırılabiliyor. Amerika'da da böyle yürüyor mu?
Böyle yürür ama onu ben yapamam. Onu benim ajansım, benim editörüm, yayınevinin daha tepesindekiler yapar. Gazetelerin sanat sayfasını yapanlar ya da. Ben onları tanırım ama iki senede bir ellerini sıkarım sadece. Edebi diplomasi derim buna. Bir yayınevinin tepesindesiniz ve gazetedeki bir arkadaşın şiir kitabını yayınlarsınız, o da gazetenin sanat sayfasında sizin ne kadar harika biri olduğunuzu yazar. Benim Amerika'da karşılığında verebileceğim bir şeyim yok ki. Arkadaşlık ettiğim insanlar yazar olduğu için, en sonunda kitabınıza bakarak sizi sevip sevmemeye karar verirler. Çünkü benim orada geçici olduğumu; onlarla beysbol maçına gidecek bir arkadaşlık yapamayacağımı bilirler.
Kitaplarınızı yazarken büyük bir tepkiyle kurulu edebiyat dünyasına isyan ederdiniz. Şimdi geldiniz ve yerleşik edebiyatın merkezi oldunuz.
Hep yaptığım bir şakadır: 34 ülkede kitabım çıktı, en zoru benim için Türkiye'de yayımlanmak oldu. Sekiz yıl uğraştım. Hiçbir ülke için bu kadar uğraşmadım. Gençliğimde yazdıklarımı kurulu edebiyat düzeni hemen iltifat etmedi. Cevdet Bey ve Oğulları ilk yayımlandığı sene 1200 satmıştı. O zamanlar öfkeliydim. Bu öfkeler bana bazı enerjiler veriyordu. Şimdi hem Türkiye'de hem de Amerika'da olduğu gibi edebiyat dünyasında başarılıyım. Bu bendeki öfkeyi mutlaka kırmıştır. İstediğim kadar inkar edeyim, bu beni mutlaka başka bir insan yapmıştır. Mesele insanın bir kitabı yazmasına rol açan ruh halini koruyup aynı kitabı sekizinci kere yazmak değil. Yeni koşullar içerisinden yeni yaratıcılıklar bulmaktır.
40'a yakın ülkeye yayıldınız. Daha nereye?
Bu sene hayatımda en çok seyahat ettiğim sene oldu. Çevremdekiler 'Ne zaman yazacaksın, yazacağın vakitlerden yemiyor musun' diyorlar. Yiyorum ama ilk kitabını yayımlatmak için sekiz sene beklemiş kimi üniversitelerde konuşmaya, her biri iki buçuk milyon satan yayınlara röportaj vermeye çağırsalar hayır demekte zorlanır. Ama ileride inşallah diyeceğim.
Sonsuza kadar bu salonda yazmaya devam edecek misiniz?
Bunu isterim. Bu evi, bu salonu çok seviyorum. Tek korkum deprem. Eve artık kitap alınca sığmıyor. Acaba bu kitaplar yüzünden depremde en altta ben mi kalacağım, gibi korkularım var.
Kitapları her yerde yayınlanan bir yazar olarak kendinize başka yazı mekanları yaratmak istemez misiniz?
Ünlü bir rejisörümüzle Cihangir'de karşılaştık, 'Sen neden Amerika'da yaşamıyorsun?' dedi. Hiçbir şey anlamıyorlar: Ne benden, ne kitaplarımdan, ne de o hayattan aldığım tattan. Buraya aitim, buraya alışmışım. Kitaplarımın başarısı yüzünden hep 'Gel burada ders ver, burada otur' diye teklifler geliyor. Yapmak istemiyorum. Paraya da ihtiyacım yok. Bu manzaradan iyisi mi var mı? Gayet memnunum hayatımdan.
Oray EĞİN