 |
|
|
|
Şarkıları cover'lasak da mı kıvırsak...
|
|
|
İngilizler'in efsanevi The Housemartins grubunun içinden çıkanlar arasında en başarılısı olan The Beautiful South'un elemanları, dört yılın ardından yaptıkları ilk albümde başkalarından dinlemeyi sevdikleri şarkıları bu kez kendileri söylemek istemişler
Tamamı cover şarkılardan oluşan bir albüm yapmak eski model bir saç kesimi denemek gibi bir şey. Seçtiğiniz model size yakışabilir bir ihtimal, diğer yandan komik duruma da düşürebilir. En iyi ihtimal ise, sizin denemeniz üzerine bitpazarına nur yağmasıdır. Ama bu öyle sıklıkla karşılaşılan bir hadise değildir. Kırk albümde bir gerçekleşir. The Beautiful South elemanlarının Golddiggas-Headnodder and Pholk Songs adını verdikleri cover albümleri kırk yılda bir karşımıza çıkacak güzellikte bir deneme olmamış. Ama Simple Minds'ın Neon Lights'ı gibi komik bir albüm de olmamış.
Albümde yeniden yorumlanan şarkıların seçimi çok ilginç. İlk olarak Grease filminin soundtrack'inde Olivia Newton John'la John Travolta'nın birlikte söyledikleri 'You're The One That I Want'ın çok ilginç bir yorumu var albümün açılışında. Benim ortaokul günlerimde dinleyip de bir türlü nakarat kısmında bu ikilinin ağzından hangi sözcüklerin çıktığını anlayamadığım 'You're The One That I Want' bambaşka bir şarkı gibi olmuş The Beautiful South'un elinde. Gene o yıllardan kalma Electric Light Orchestra'nın 'Living Thing'i geliyor ikinci sırada. ELO'yla Olivia Newton John'un ortaklaşa yaptıkları 'Xanadu'yu hatırlar mısınız? Ben unutmuş olmayı yeğleyenlerdenim, The Beautiful South elemanları da unutmuş Allah'tan. Merak etmeyin Xanadu falan yok bu albümde. Ama ilginç, hatta sarsıcı kontrastlıkta seçimler mevcut. The Zombies'ten 'This Will Be Our Year' ve Lush'tan 'Ciao' da var, bir teenager projesi olarak yıllardır eleman değiştirerek varlığını sürdüren SClub7'dan 'Don't Stop Moving' de... Stylistics'ten 'Stone In Love With You' ve Ben E King'ten 'Til I Can't Take It Anymore' da var, Blue Oyster Cult'tan 'Don't Fear The Reaper' da, Ramones'ten 'Blitzkreig Bop' da... Willie Nelson'dan 'Valentine' ı da unutmadan bunlara ekleyelim. En iyileri de garip ama Lush ve Sclub7 yorumları olmuş. Tabii 'You're The One That I Want'ın ardından...
Bu arada The Beautiful South adını daha önce duymamış olanlara not düşelim. Bundan 15 yıl önce İngiltere'yi sarsan The Housemartins'in iki elemanı Paul Heaton ve Dave Hemingway'in Dave Rotheray, Sean Welch ve Dave Stead'la bir araya gelerek kurdukları bir topluluk The Beautiful South. The Housemartins'in bir başka elemanı Norman Cook'u ise çoğu müziksever Fatboy Slim olarak tanıyor. The Beautiful South'un altıncı ve son stüdyo albümü Painting It Red 2000 yılında yayınlanmıştı. Grubun o günden bu yana yayınlanan iki adet 'best of' toplamasından sonra yaptığı bu ilk albümünün kendi şarkılarından oluşmuyor olması bende biraz hayal kırıklığı yaratmadı değil. İlk günden bu yana kendilerinde hayran olduğum yanları ise albüm kapaklarındaki tutarlılık. Her biri diğerinden daha güzel ve daha özel geliyor bana. Bu sefer de durum değişmemiş. Gene ilginç bir tasarımla sunuluyor albüm. Albüm kapakları size de içindeki orta karar müziği daha güzel göstermeye yetiyorsa, eliniz mahkum bu albümü de alacaksınız.
Yol eğri de olsa sen kendi doğrunda ilerle
Yıl sonu 'best of' fırtınasının arasından bize doğru savrulan albümlerden biri de The Verve'e ait. 90'lı yılların ortalarında topu topu üç stüdyo albümü yapmalarına karşın hemen her albüm sonrasında ayrılma kararı vererek daha birlikte müzik yaparlarken hayranlarına mide krampları geçirten The Verve, İngilizler'in gelmiş geçmiş en güzide topluluklarından biri. Şahsi beğeni ölçütüm ince ve upuzun insanlardan uzak tutsa da beni Pulp'ın solisti Jarvis Cocker ve The Verve'ün solisti Richard Ashcroft'a gelince akan sular duruyor. Her ikisinin de değişik bir karizması var, Özellikle Richard Ashcroft çok fotojenik pozlar verebiliyor. Bu nedenle yazının yanına resim seçerken grubun değil de onun resmi olmasını tercih ettim. İşin aslına bakarsanız The Verve demek Richard Ashcroft demek bir yerde. Ama Richard Ashcroft demenin The Verve demek olmadığı şarkıcının solo albümlerinin tutmamasıyla ortaya çıktı. Biraz karışık bir durum anlayacağınız.
The Verve'ün sonunu getiren şeyin drug'lar olduğu düşünülür genelde. Yani envai çeşit uyuşturucu. Son yayınlanan albümleri Urban Hymns'ten 45'lik olarak yayınlanan ve gruba bu aleme veda etmeden önce liste başı olma keyfini yaşatan iki şarkılarından birinin adı gayet ironiktir aslında: 'Drugs Don't Work'. Uyuşturucular işe yaramadı belki ama uyuşturucuların işe yaramaması grubun işine yaradı sonuçta. Neyse, adının anlamı 'Eğri' olan bir topluluktan düz bir mantıkla söz etmek de anlamsız olurdu zaten.
İSME THE TAKISI EKLENDİ
Yazının başından beridir nerede söyleyeyim diye kestirmeye çalışıyorum, şimdi grubun adının anlamını anınca belirteyim hiç olmazsa... İlk albümleri A Storm In Heaven'ın ilk baskılarında da yazdığı üzere grubun adı sadece 'Verve' iken, aynı adı taşıyan bir plak şirketi olması, olmakla yetinmeyip grubu kendi adlarını kullandıkları gerekçesiyle mahkemeye vermeleri neticesinde 'The' ön takısını kullanmak zorunda kalmıştı topluluk. Bu 'The' takısı Richard Ashcroft'un ilk solo single'ı 'A Song For The Lovers'da da sorun yarattı sonraları. Şarkının adının 'The Song For Lovers' olması gerektiği bile ileri sürüldü. Durumu biraz da ben karıştırıyorum galiba, kabul! Albüme geçeyim ben en iyisi.
The Verve'ün This Is The Music: The Singles 92-98 adını taşıyan toplama albümü o yıllara yetişememişler için sağlıklı bir toplama olmuş. Benim tercihim de best of yayınlarken ya 45'liklerin bir araya getirilmesidir zaten, ya da tamamen şahsi tercihlerin kullanılması. En büyük hit şarkıları Bitter Sweet Symphony'de bir Rolling Stones şarkısından sample kullanıldığını da unutmuş değiliz. Şarkının klibi de klasikleşmişti daha o günlerde... Hani önce Richard başlar yolda yürümeye, sonra diğerleri de katılır da hep birlikte sürdürürler ya yolculuklarını... Önlerine çıkan ne varsa aldırmadan, dimdik ve adlarına inat dümdüz... Aslında grubun imgesi de budur benim için.
İyi müzik yapmanın özrü mü olur?
Gülay'ın son albümü Adı Yok'un kapağındaki notları şöyle başlıyor: 'Yedi yıl aradan sonra türkülere bir süreliğine de olsa ara vererek ve tüm türkü severlerin affına sığınarak yaptığım bu albüm bütün bu süre içinde sabırla bekleyip türkülerimize de destek veren tüm popüler müzik dinleyicilerinin hakkı ve benim onlara olan borcumdu'. Sanırsınız ki Gülay din değiştirmiş, kendisini kabul eden cemaatin affına sığınarak son bir kez namaz kılacak. Ben bu albüm kartonetlerindeki teşekkür yazılarını bir türlü sevemedim zaten. Birincisi bu yazılardaki cümleler sanatçıların kendi kaleminden çıkmaz çoğu zaman, bir metin yazarı onun adına oturup yazar. Sonra bu yazılardaki bahsi geçen duygular sanatçıların kendi içlerinde taşıdıkları değildir genellikle, ne şiş yakılır bu satırlarda ne de kebap. Bu yüzden genellikle okumamak için özel bir çaba sarf ederim bu 'ithaf'ları okumamak için...
Bu sefer yanlışlık yaptım, önce tuttum Gülay'ın albümünü dinlemeden kapağındaki iki sayfa tutan ithaf yazısını okudum. Bu ülkede bazı 'üstü örtülü politik doğrular egemenliği' var ki, Allah düşman başına vermesin! Örneğin kedileri sevmemek bir insanlık suçu gibidir. Ya da tiyatro mefhumunu sevmeyenler gidip kendileri sanat merkezlerinin yedinci katından atsınlar daha iyi olur. Bir de 'öz' müziğimiz sıfatıyla bizi daha baştan ateşten bir çembere alan türküler var ki... Hani bütün anne-babalar kutsaldır ya, sanırsınız ki anonimleştiği için bütün türkü sıfatını elde etmiş eserler kutsaldır, geri kalanlarsa fasulye... İyi müziğin, kötü müziğin zaten bir ölçüsü yok ancak bir müzik türünün iyi, geri kalanların kötü demenin özrü hiç yok. Bu yüzden ben Gülay'ın albümünü dinlediğim için türkü severlerin ne affına sığınıyorum ne de türkü severlerden başka müzik türlerini dinlediğim ve sevdiğim için özür diliyorum. Gülay'ın albümüne geçmeden önce uzun bir not olarak belirtmek istedim.
HAKSIZLIĞA KIZGINLIK
Gülay 'Cesaretin Var mı Aşka?' şarkısının da bulunduğu ilk albümünden sonra sadece türkü söylediği albüm çalışmaları yapmadı oysa. Hamam ve İstanbul Kanatlarımın Altında filmlerinin soundtrack'lerinde de onun söylediği şarkılar yer aldı. Hem de çok güzel şarkılardı onlar. Tıpkı yeni albümü Adı Yok'taki çoğu şarkı gibi. Albümün adını bile Adı Yok diye koyduğuna bakılırsa Gülay bu albümü yaptığından dolayı gerçekten de bazı kesimlerden utanıyor olmalı. Albümün ithafındaki üç cümleye bakıp kendisine haksızlık yaptığımı düşünmüyorum bu yüzden. Benimkisi zaten onun türkü sever kitlesi dışında kalan ve onun şarkılarını seven ve tek suçu 'sadece müzik' sevmek olan dinleyicisine yaptığı haksızlığa duyduğum kızgınlık. Albüme emek veren Aykut Gürel, Sunay Özgür, Ömer Avcı, Mustafa Elmas ve Jehat Hekimoğlu gibi müzisyenlerin yanı sıra Özdemir Erdoğan, Metin Eryürek, Tahir Alnar ve Ülkü Aker gibi eserleri kullanılan isimlere de haksızlık yapmamak gerek diye düşünüyorum bu açıdan.
Gülay albümüne değil de yaptığı müziğe bir isim bulamıyor aslında. Oysa iyi ya da kötü, müziğin ne bir ada ihtiyacı var, ne de dilenecek bir 'özür'e... Müzik 'Geri Dönülmez Yoldayım' şarkısıdır, Neşe Karaböcek söyleyince de sever insan, Gülay söyleyince de... Ya da 'Aşkın Kaderi'dir, ya da 'Gurbet'tir, 'Aynalar'dır... Yeter ki içten söylensin, 'içeri'den söylensin. Gülay türkü severlerinden özür dileyerek biz 'popüler müzik' severler için yaptı madem, Adı Yok dediği bu albüm bundan sonra Gülay'dan öte onu sevenlerin olsun. Gelenekselleşmişin popüler sayılıp sayılmayacağı konusuna ise hiç girmeyelim, gereksiz yere meseleyi uzatmış oluruz.
|
|
|
|
|
|
 |