
|
|
|
Kaybetmeyi onuruna yediremeyen kuşak
Soner Yalçın'ın 'Efendi: Beyaz Türklerin Büyük Sırrı' adlı kitabını, çok dikkatlice ve büyük bir entelektüel haz alarak okudum.
Sebatayizmin- ki kitabın ana konusu budur- çalışmada ele alınış biçimi üzerine birkaç düşünceyi yarına bırakıyorum.
Bugün ise kitabı okuma sürecimde içimi cız ettiren, gözlerimi nemlendiren birkaç olaya girmek istiyorum.
Evet, bu bir anlamda 'bir zamanlar neymişiz, şimdi ise ne olduk' türünden alışıldık bir sızlanma olarak algılanabilir.
Olsun varsın öyle algılansın. Benim kalbim, beynim, o kaybedilen Türkiye'nin, o hiç bizzat yaşayamadığım ülkenin özlemini duyuyor her gün.
Ankara Koleji'nin o penceresi bulvara bakan ilkokulunda, caddede 'Olur mu böyle olur mu? Kardeş kardeşi vurur mu' diye yürüyen ağabeyleri gördüğüm gün nasıl da tam anlayamadığım bir heyecanla dolmuştu içim.
Gençliğimize o heyecanı taşıyarak girdi bizim kuşak ve evet kardeşin kardeşi vurmasını normal gören gençler haline dönüştük sonunda da.
Yanlışları görebilecek hale geldiğimizde de iş işten çoktan geçmiş, onurlu bir tarihin mirasını taşıyan bu ülkenin insanları olarak kendi ülkemizde yenilmeye başlamıştık çoktan.
Biraz sonra 'Efendi' kitabından alıntılayacağım Türkiye, coşkuyla sahip çıkılması gereken, gelenekleri sürdürülmesi gereken bir vatandı.
Onları acımasızca yer bir edip, şimdi değerleri tamamen paramparça olmuş ülkeye ulaştık.
Ne demek istediğimi biraz açabilmem için eski günlere gidelim birlikte.
* * *
İttihat ve Terakkiciler'in hepsi adam gibi adamdı. Onlar kaybetmeyi onurlarına yediremeyen kuşaktı Soner Yalçın'ın cümlesiyle. Asi delikanlılar kuşağıydı o.
Mesela siz Teşkilatı Mahsusa'nın başkanı Süleyman Askeri'nin ismini kitapta okuduğunuz günlerde bu ülkede CIA yetkilileriyle çalışması için gönderilen görevlilerin işi bırakıp porno film seyrettikleri haberi okunabiliyorsa, içiniz gayet tabii ki cız eder.
Çünkü bugünkü MIT'ın o zamanki karşılığı olan Teşkilatı Mahsusa'nın başkanı olan Süleyman Askeri bey İngilizler'e yenilmemizi hazmedemediği için tabancayı kafasına sıktığında sadece 28 yaşındaymış.
Gayet tabii ki MIT başkanı o 'yetkililer' kelimesinden MIT'in kastedildiği sonucuna varılmasına çok kızmış. Siz öylesine insanların kurmuş olduğu bir gelenekten gelen Teşkilatın başında olursanız tabii ki çılgına bile dönersiniz böyle bir iddiayı okuyunca.
Ama Ertuğrul Özkök de haklıdır, o yanlışa kızılması doğaldır da böyle bir iddianın ortaya atılabilmesi biz Türkler'i, her kurumumuzla bağlamalı, bizi üzmelidir.
Asi delikanlılar kuşağını hak etmeyecek hale gelmemizin bir başka yorumu da kaybetmeyi onuruna yedirenler kuşağı haline dönüşmemizdir ne yazık ki. Bunu bilelim...
* * *
Kitabın 531'inci sayfasından bir dipnot, birlikte okuyalım:
'Ayhan Aydan, bu (Adnan Menderes ile) aşkını Yassıada mahkemeleri dışında hiç konuşmadı. Gazetecilerin tüm tekliflerini reddetti. Bugün 90 yaşına yaklaşan Ayhan Aydan'ı Ankara'daki evinde bu nedenle rahatsız etmek istemedim. Biliyorum ki Ayhan Aydan da tıpkı Mustafa Kemal'in eşi Latife Uşaklıgil gibi, Nazım Hikmet'in eşi Piraye gibi aşkını kimseyle konuşmayacaktır.'
Evet, biz zamanların kadın gibi kadın olmasını bilenler öyleymiş işte.
Eminim bu yazıyı okuyacak genç arkadaşlar, bunun ne önemi olduğunu algılamakta çok zorluk çekeceklerdir.
Çünkü bu zamanlarda özelini anlatmayanlar, sadık olanlar, yaşananları veya yaşanıp de bitenleri içine atanlar neredeyse ayıplanıyor.
Aşkını anlatmayı utanılacak bir his olarak bilenlerin kuşağından bugüne gelindi işte. Böyle olmak mı zorundaydı, bilemiyorum, dünyaya bakılınca bunun olması nedense kaçınılmazmış gibi de gözüküyor bunu da kabul ediyorum.
Ama şunu biliyorum ki kaybetmeyi kişisel onur olarak görüp hayatını sona erdirebilen insanların yok olmasıyla, her şeyini anlatanların etrafı sarmaları birbirleriyle bağlantılı süreçlerdir.
* * *
Ve son örnek de neredeyse hayatın tek gerçeği haline getirilen futboldan.
Kitaptan sayfa 181'deki dipnot:
'Altay takımının futbolcuları kulüplerine öyle bağlıydılar ki, soyadı kanunu çıkınca hepsi 'Altay' soyadını almak istedi. Ancak işgal altındaki İzmir'e 9 Eylül 1922'de süvari kolordusuyla giren Fahreddin Paşa 'Altay' soyadını alınca futbolculardan Şerif 'Eraltay', Basri Vahap 'Özaltay', kaleci Cemil 'Tuğaltay' soyadını aldılar. Öylesine Altay sevgisiyle doluydular ki, Vahap Özaltay bir Altay kongresinde konuşurken heyecanlanıp kürsüde vefat etti.'
İşte böyle. Gayet tabii ki 'bu dönemde' böyle şeyler olması beklentisi içine değilim. Yani tabii ki örneğin Fenerbahçeli futbolcuların kulüp sevgileri nedeniyle soyadlarını Fenerbahçe türevlerine değiştirmelerini beklemiyorum.
Ama burada olan o dönemin insanlarının hayata tavırlarını, bazı bağlılıkları nasıl da kendi karakterlerinin bir parçası, bir kişisel onur haline getirdiklerini göstermesidir.
Ve demin de dediğim gibi aslında bu hayatta her şey birbirine bağlıdır, çözülme bir tarafta başlayınca toplumun başka yerlerinde çözülmeyi engellemek de mümkün değildir.
|
|
|
|
|
|

|