
|
|
|
Türkiye'nin global düzendeki yeri
Geçenlerde bir Amerikalı gazeteci dostumla konuşuyordum. New York Times'ın haber toplantılarında, 'Türkiye'den bir şey var mı?' sorusunun sorulmadığı gün yokmuş. Oysa daha 10 yıl öncesine kadar bu ülkeye gösterilen ilgisizliği çok iyi hatırlıyormuş. Bunu neye bağladığını sorduğumda, tereddütsüz, 'Türkiye'nin global oyuncu haline gelmiş olmasına' dedi.
Bugün, 'Hıristiyan Batı'da olduğu kadar, 'Müslüman Doğu'da da en çok tartışılan ülkelerden biri olan Türkiye'nin kaderi artık sadece kendisini ilgilendirmiyor. Bir askeri ve potansiyel ekonomik güç olmasının yanısıra, Müslüman nüfusuna karşın - çağdaş Batı standardında olmasa da - laik ve demokrat bir görüntü vermesi, Türkiye'yi özellikle Batı'nın stratejik hesaplarının odağına oturmuş bulunuyor.
Başkan Bush bu nedenle Türkiye'nin AB üyeliği için bastırıyor. Fransız Cumhurbaşkanı Chirac da aynı nedenle, Türkiye'nin - yakın bir gelecekte olmasa bile - bir gün AB üyesi olacağını söyleme ihtiyacını duyuyor. Her ikisi, Türkiye'ye verilecek yanlış bir sinyalin giderek şiddetlenen 'Medeniyetler Çatışması'nı körüklemesinden çekiniyor.
'Medeniyetler Çatışması'nın teori babası Samuel Huntington ise konuya farklı bir boyut getiriyor. Hafta içinde Fransız basınına bu konuda demeç veren Huntington, Türkiye'nın AB emelinden vazgeçip İslam dünyasının liderliğine oynaması gerektiğini savunuyor. Huntington'dan hemen sonra Fransız basınına demeç veren bir başka Amerikalı düşünür, Francis Fukuyama da, 'Türkiye'yi AB'de göremediğini' söylüyor.
Her ikisi sanki, ABD Dışişleri Bakanı Colin Powell'ın - daha sonra 'yanlış anlaşıldım' dese de - Türkiye için ortaya attığı 'Ilımlı Müslüman ülke' kavramını geliştirmeye çalışıyor. Başka bir ifadeyle, Türkiye'nin dünyadaki yerini kendi global tasarımlarına - veya vehimlerine - göre rasyonalize etmeye çalışıyorlar. Türkiye'nin, Batı'nın çağdaş değerlerini tümüyle özümsemiş bir ülkeye dönüşmesi ise işlerine gelmiyor.
Özde 'Sosyal Darwinist' olan Huntington gibi düşünenlere göre, 'Türkler zaten dinleri, kültürleri ve sosyal formasyonları gereğince bunu yapamazlar.' Onlara göre Türkiye laikliği de - Irak ve Suriye'deki Baas rejimleri gibi - 'konjonktürel nedenlerle' benimsemiştir. Kısacası, laik ve demokrat görüntüsüne rağmen, Türkiye'nin özü itibariyle Batı'dan çok Doğu'ya ait olduğunu savunurlar. Türkiye de kendilerine bunun için her zaman yeterince malzeme sağlamıştır.
Fakat, Türkiye'nin bu 'laik-demokrat' görüntüsü İslami özellikleriyle birleşince, o zaman işlerine gelir. Çünkü Türkiye bu haliyle geri kalmış İslam dünyası için bir modeldir. Özetle bize, 'sosyogenetiğiniz icabı 'bizim' değil, 'onların' dünyasına aitsiniz. Ama yine de 'onların' en iyisi olarak, o dünya için de çok önemli bir örneksiniz' diyorlar.
Peki, başkaları bize bu 'global rolleri' biçerken biz ne yapıyoruz? Giderek zıtlaşan iki dünya arasında sıkışmış bir ülke olarak, nereye gitmek istediğimizi akılcı bir şekilde saptamak yerine, kısır iç siyasi hesapları görmeyi tercih ediyoruz.
|
|
|
|
|
|

|