Perşembe
29 Nisan 2004 
 

 
 
Şakir Süter
Serdar Turgut
Deniz Gökçe
Yalçın Pekşen
Nuray Başaran
Oya Berberoğlu
Zülfikar Doğan
Zeynep Atikkan
Yaşar Erdinç
Coşkun Kırca
Ahmet Tan
Ayşe Önal
Burhan Ayeri
İsmail Küçükkaya
Ersan Özer
Bölge
A.Nedim Atilla
Mevlüt Yeni
Spor
Alaattin Metin
Süleyman Korkmaz
Murat İlter
Ömer Gürsoy
Zeynep Atikkan

 
zeynep.atikkan@aksam.com.tr
zeynep.atikkan@superonline.com
 
Bir giriş yazısı

Ütopya mı, nostalji mi derken gerçek oldu. Cumartesi günü on yeni ülkenin katılımıyla Avrupa Birliği yirmi beş üyeli bir bütün haline geliyor. Bu yeni bünyeye postmodern zamanların 'imparatorluğu' diyenler de var. Demirperde'nin arkasındakiler on beş yıllık bir geçiş sürecinden sonra Avrupa'ya katılırken 'Avrupa nedir' sorusu hala gündemde! Avrupa'nın gücü, zaafı ve belki de cazibesi bu soruya odaklı.

AB'nin çağımızın en önemli ve en dinamik projesi olduğu yadsınamaz. Avrupa ile bütünleşmenin, bütün zorluklara, olumsuzluklara rağmen Türkiye'nin önündeki en önemli toplum projesi olduğu inancındayım! Bu konudaki görüşüm hiçbir zaman değişmedi.

Avrupa'da Türkiye'ye yönelik çifte standardın ne boyutlara vardığını yakınen biliyorum. Türkiye'nin AB'yle bütünleşmesine karşı en aktif mücadeleyi verenlerden biri olan Fransa'nın eski cumhurbaşkanlarından Valéry Giscard d'Estaing ile 1999 yılında yaptığım söyleşide bana 'din ve mezhebimin ne olduğunu' sormuştu. Bu tür örnekler sıralamakla bitmez. Bütün bu önyargılara ve hatalara rağmen bugünün belirsizliklerle dolu dünyasında, ileri değerler etrafında oluşan bu çatının dünyanın en tutarlı 'entegrasyon modeli' olduğu konusundaki görüşüm değişmiş değil.

Bundan önce çalıştığım gazetede Türkiye'nin AB ile entegrasyonunun önemini her fırsatta vurgulamaya çalıştım. Diğer açıdan bakınca,Türkiye'nin AB'ye katacaklarının son günlerin moda gerekçesi 'Müslüman toplum vs'nin ötesinde bir anlam taşıdığını hep savundum. Gümrük Birliği, ardından Türkiye'yi dışlayan ancak Türkiye'de kendisini Avrupa uzmanı sananlar tarafından 'bardağın yarısı dolu' diye değerlendirilen Lüksemburg Zirvesi, sonra Helsinki Zirvesi... Bu süreç içinde, bugünkü AB'ci medya ordusunun Mesut Yılmaz'ın siyasi hayatını uzatmak, RTÜK'ün alt yapısını oluşturmak, yolsuzlukları ve Susurluklar'ı hasıraltı etmek gibi misyonları vardı. 'Bırak Avrupa'yı orası morukların huzur evi. Bize Amerika'nın dinamizmi gerekli' diyenlerin sesleri hala kulağımda. Türkiye'nin AB'ye girişinde bugün yaşanan sorunların bir bakıma sorumlusudur bu kesim. 90'larda medyanın gündemi reformlar değil 'ülkedeki soyguna' çanak tutmaktı. Şimdi Avrupa'nın yanlışlarını göremeyecek kadar Avrupacı oldular. Bu arada tezkereciliği ihmal etmiyor, Washington'un Büyük Ortadoğu Projesi'ne de gözlerinin bebeği gibi bakıyorlar. İşlerine gelince keskin viraj almada ustalaşmış bu kesimin Avrupacılığı işte böyle bir şey!

'Kıbrıs'ı çözer AB üyeliğini alırım' kolaycılığı ile 'Irak'a askerimi yollar bilmem kaç milyar dolar kaparım' mantığı birbirinden pek farklı değil. Hükümet'in de yaklaşımı bundan farklı değil.

Türk insanı buna layık değil.

Avrupa nereye gidiyor? Cumartesi sabahı genişlemeyle ağırlık merkezi Doğu'ya kayan Avrupa'yı neler bekliyor?

Genişlemenin şokları AB'yi nasıl etkileyecek ve bunlar Türkiye'ye nasıl yansıyacak? Türkiye-AB ilişkileri bir dönemece gelmek üzere. Otuz sene daha durduğumuz yerde pedal çeviremeyiz.

21. yüzyılın en ilginç entegrasyon projesine aday olduğumuza göre bu konuları soğukkanlılık ile enine boyuna tartışmalıyız.

Türkiye'deki güncel gelişmelerden kopmadan bu sütunda sık sık AB dosyasına ağırlık vereceğiz.

 
 

YAŞAM
CUMARTESİ
AKŞAM-LIK



Shubuo