
|
|
|
Türkiye, nasıl küçük düşürülür
'Alakart tarih' anlayışı içinde sürdürülen 'Galiçya' ve 'Yemen' tartışmaları; anında gündeme getirilen 'mütareke basını' ve 'satılmış kalemler' suçlamaları derken, bu tartışmaları yürütenlerden konumları itibariyle hiç beklenmemesi gereken bır sığlıktır gidiyor. Kimin daha 'vatansever' olduğu ekseninde yürütülen anlamsız yarışma ise işin cabası. Sanki içerde 'vatanseverler' ile 'hainler' arasında silahlar çekildi, ilk kurşun ha atıldı ha atılacak.
İnsanın en çok gücüne giden ise birilerinin Türkiye'yi iç ve dış düşmanlarla kuşatılmış, her an dağılabilecek zafiyet içinde bir ülke olarak gösterme konusunda ısrarlı olmalarıdır. Bu yaklaşım içinde olanların ülkemizi ne denli küçük düşürdüklerini anlamamaları ise işin en garibi. Ancak, bunu görebilmeleri için çok daha geniş bir görüş açısına sahip olmaları gerekiyor ki, sahip oldukları setlerle çevrili beyin yapısıyla bunu algılamaları pek mümkün görünmüyor.
Türkiye'nin 'her an parçalanabilecek, dağılabilecek bir ülke' olması için, her şeyden önce, son seksen yıl zarfında olduğu yerde sayıp hiç ilerleme kaydetmemiş olması gerekirdi. Oysa Türkiye bugün, yalnız askeri açıdan değil, siyasi ve ekonomik açılardan da bölgenin kilit ülkelerinden biri haline gelmiştir. Bu arada, Avrupa Birliği üyeliği gibi, kalkınmış ülkelere has bazı iddiaları içeren bir genel yöneliş içindedir.
Türkiye aynı zamanda, dünyanın en genç, dışa açık ve yeniliği kucaklayan dinamik nüfuslarından birine sahip olduğu için de, geleceği en çok umut vaat eden ülkeler arasında sayılıyor. İşe bu yüzden, kanaatimce, Türkiye'yi 'dış entrikalardan' ve 'içerdeki hainlerden' kurtarma 'misyonu'na sarılmış olanlar, perspektifi iyicene dağıtmış bulunuyorlar. Ne içinde bulunduğumuz çağdan haberleri var, ne de günümüzde geçerli olan dünya gerçeklerinden.
Kafalara oturmuş sabit bazı ideolojik yaklaşımlar gözleri köreltmiş, beyinleri ise 'proaktif' çağdaş yaklaşımlardan uzaklaştırıp, 'reaktif' ve çok daha farklı bir çağa has anlayışlara saplamış. Bu yaklaşım içinde olanlar şimdi 'Behey Türk! Tarihten ders al kendine gel...' yaklaşımıyla insanlarımızı korkutarak konumlarını koruma çabası içindeler. Oysa tarihimize baktığımızda, kendisini yenilemesini bilen ve çağa ayak uydurmak için, karşılaşılan direnişin üstesinden gelip gerekeni yapmasını bilmiş olan bir milleti görüyoruz.
Öte yandan, bir demokrasi olarak 'çeşitlilik içinde gelişme' modelini benimseyerek kalkınmasını sağlamaya çalışması ayrıca, karşılaşılan tüm zorluklara rağmen, bu yolda ilerleyebilmesi, Türkiye'nin gıpta edilen özelliklerinin başında yer almaktadır. Bu kaçınılmaz gelişme ve büyüme süreci bazılarına, sırf kimi imtiyazları yok olacak diye, 'böyle olacaksa hiç olmasın' dedirtiyorsa, yani - 'şarka mahsus' bir şekilde - 'kız bana varmayacaksa ölsün' dedirtiyorsa, o başka. Ancak şurası kesin ki ülkemizdeki sosyo-ekonomik gidişat bu kişilerden yana değil.
Türkiye'yi zafiyet içinde göstererek kendi çıkarlarını sürdürme çabası içinde olanlara bu yüzden kötü haberim var. Ortada ne sürekli dağılma ve parçalanma eşiğinde dolaşan bir ülke, ne de artık sabit ve içe dönük bir dünya görüşü kalıbına sığacak bir Türkiye var. Aksine, adam gibi yönetildiği takdirde, önü hiçbir şekilde kesilemeyecek olan, demokrasisi ve ekonomisi sürekli gelişme süreci içinde bulunan potansiyel bir 'bölge devi' var.
Fakat öyle anlaşılıyor ki bu ' çok boyutlu vizyon' içerde bazılarını son derece rahatsız ediyor. Nedeni de ortada. Kalkınma ve demokrasi, beraberinde farklı görüşleri ve bunlara karşı hoşgürülü olma kültürünü de getiriyor. Bu kültürü benimsemekte zorluk çekenlere ise tek seçenek kalıyor. O da, belden aşağı vurup, 'içerideki düşmanı' bir yandan 'mütareke basını' ve 'satılmış kalemler' diye yererek, diğer yandan 'hain' suçlamalarıya alaşağı etmeye çalışmak. Günün gereklerini geniş bir açıdan değerlendirip rasyonel argümantasyona yönelemeyenlerin başka silahları kalmadı.
|
|
|
|
|
|


|