|
|
|
|
Çocukşehir çalışıyor: Televole Müzesi
İstanbul'un "Büyükşehir çalışıyor" sloganını kıskandım biraz. Ama sadece slogan olarak. Sizler şahitsiniz. Ben bu sayfanın belediye başkanı olarak onlardan daha fazla çalışıyorum. En basitinden benim sayfamda tek bir çukur göremezsiniz. (Bu sayfa benden son ütülü, pırıl pırıl çıkıyor. Siz okurken kırıştırıyorsanız onu ben bilemem) Çarpık kentleşme yok. Herşey çizgiyle çizilmiş gibi! Geçen Fransız sismikç
iler geldi, sayfa düzenimin 89 şiddetindeki bir depreme bile dayanıklı olduğunu söylediler. Üstelik oy kaygım da yok. Buna rağmen sürekli çalışıyorum sizin için. Bir açılıştan ötekine... Daha birkaç hafta önce, Güzel sesli cesur kadın Sertab Erener'in heykelinin açılışını yapmıştım. Geçen hafta da Kanka Bulma Kurumu'muzu faaliyete geçirmiştik. Bugün de müzeler haftası nedeniyle bir müze açıyorum. Hizmette sinir yoktur:
Anıtlar Yüksek Kurulu onayıyla
Gelecek kuşaklara çok acıyorum. Seda Sayan kimdir bilemeden yaşayacaklar ot gibi. "Sibel Can gene kilo verdi, Seren Serengil gene imaj değiştirdi" haberleri izleyemeden yaşayan bir kuşak düşünsenize? Ne kadar kötü değil mi? Yahu, buna hayat mı denir? Biz çok şanslıyız bu yüzden. Avrupalılar da ot gibi bir hayat yaşıyorlar bence. Özellikle de İsviçreliler. Allah, kişilerinizin başına düşen milli gelirinizi başınızdan eksik etmesin ama böyle de hayat olmaz ki. Herşeyiniz rutin olmuş. Polemik nedir bilmeden yuvarlanıp gidiyorsunuz. Parayla, polemik olmaz!
İşte bu yüzden, milli servet televoleleri koruma altına alıyorum. Gelecek nesillerden emanet bunlar. Bu yüzden Layla gibi mekânları da SİT alanı ilan ediyorum hemen. Mimarisinin kılına dokunan olursa, karşısında beni bulur ona göre! Gördüğünüz gibi, çocukşehir çalışıyor. Hem de çok. Televole Müzesi'ne hoşgeldiniz.
Not: Bu müze, öğrencilere ücretsizdir. Büyükler ise girişteki Asena heykelinin sütyen kısmına para sıkıştırarak giriş yapabilirler.
Sevgili konuklar, sağ tarafınızda görmüş olduğunuz kompozisyonerkek konuklarının poposunu elleyen Hülya Avşar'ın balmumundan yapılmış bir heykeli. Heykelin yanında, "İlk flaşı patlatan kahraman paparazzi" anıtını ve objektifi kırılmış fotoğraf bir makinası görmektesiniz. Tepesinde sekiz ayrı dile tercüme edilmiş NE ÇEKİYORSUN ULAN! tabelası var.
İşte benim çok sevdiğim mutfağa geldik. Burası öyle alelade bir mutfak değil: Buradaki buzdolabı, Seren Serengil'in siniri her bozulduğunda yediği gıda mamulleriyle dolu. Buzdolabının yanında görmüş olduğunuz boy aynası ve kondisyon bisikleti de çok özel. Boy aynası, Seren Hanım'ın sinirleri düzeldikten sonra kendine bakıp imajını değiştirmeye karar verdiği yer. Bisiklet ise yeni imaj için oturulan ilk yer.
Bu görmüş olduğunuz otel odası ise, İbrahim Tatlıses'in içeride çiğ köfte yoğurup mangal yaktığı Almanya'daki lüks otel odası. Tabi daha doğrusu, onun bir benzeri. Nasıl koku ama? Canınız mangalda et istedi değil mi? Yola devam. Sibel Can koleksiyonuna geldi sıra. Burada gördüğünüz bu dev kütlenin ne anlama geldiğiniz merak ediyorsunuz değil mi? Bu sanatsal kütlenin ağırlığı tam 300 kilo. Mânası ise, Sibel Can'ın bir alıp bir verdiği kilolarının toplamının 300'ü bulmasından ileri geliyor.
Geldik ordunun önüne. Bu ordu, askeri bir ordu değil yanlış anlamayın. Bu ordu bir playboy ordusu. Çağla Şikel'le adı çıkarılan tüm erkeklerin gene balmumundan yapılmış heykellerinden oluşmakta. Napolyon'u kıskandıracak sayıdalar gördüğünüz gibi. Şimdi bir başka kalabalığın önüne geldik. Bu kalabalık çok ilginç. Asla kim olduklarını tahmin edemezsiniz. Şimdi anlattığım zaman dumura uğrayacaksınız. Tiplere çok dikkat edin, hepsi meraklı tipler ve birbirleriyle fiskos halindeler. Hani okuduğunuz magazin haberlerinde şöyle ibareler var ya: "Genç mankenin cesur dekoltesini görenler, bu kız yakında çok yüksek yerlere gelir! demekten kendini alamadılar" diye. İşte bunlar, o meşhur lâfları etmekten "Kendini alamayanlar".
Burayı hızla geçelim. Bu küçük çam ormanı planda yoktu. Bunları ilk Tansu Çiller'in siyasi yaşamında kırdığı potları sembolize etsinler diye düşünmüştük. Sonra vazgeçmiştik ama nasıl olduysa kalmışlar. Herneyse. Nasıl? Beğendiniz mi müzemi? Nasıl bir kültür hizmeti ama? Şu köşedeki ağzı açık çocuk heykelini mi merak ettiniz? O benim. Magazin izlerken küçük dilini yutmuş çocukşehir belediye başkanının heykeli o...
19 Mayıs Gençlik ve Bir de Bana Sor Bayramı
Gel sen ne çektiğimi bir de bana sor
Laila'nın ışıkları bir bir yanarken
Evde tıkılıp kalmayı biiir de bana soooor....
Söz: Çiğdem Talu
Müzik: Melih Kibar
Düzenbozma: buRAK özDEMİR
Bu şarkı, çocuklar için yazılmış. Bir de bana sor! Hakikaten, neden bu memlekette kimse bir şeye karar verirken bana sormuyor? Matematiksel olarak ben hancıyım, politikacı amcalar yolcu! Tez yazın bir ferman: "buRAK'ın geleceğiyle ilgili ülke kararları alınmadan önce buRAK'a sorulacak." İşte bu kadar. Ferman buRAK'ın, dağlar da buRAK'ın fermanını beğenmeyenlerindir. Hatırlarsınız, kadınlardan sorumlu devlet bakanı erkekti bir aralar. Bizim durum da bunun gibi, gençlikten sorumlu kimse genç değil. Yok öyle iş. Bozmayın kafamı, hepinizi Atatürk'e şikayet ederim.
Şimdi, başlığa bakıp da benim 19 Mayıs törenleriyle ilgili "hamaset kokuyor, fazla militarize" diye yorum yapan çocuklarla aynı görüşte olduğum zannedilmesin. Ben, 19 Mayıs törenlerinde her daim gözleri dolanlardanım. Ben, törenlere ek olarak bazı yeni şeyler yapılsın diyorum sadece. Çok basit ve net: 19 Mayıs, 23 Nisan'ın tam tersi olsun meselâ. Hani, 23 Nisan'da küçükler bir günlüğüne Başbakan oluyor ya. 19 Mayıs'ta da Başbakan bir günlüğüne genç olsun! Ama bütün gün. Sabah 7'de kalksın başbakan. Sırtına koca bir bavul yüklensin ve yürüye yürüye okuluna gelsin. Okulda, sevimsizleştirilmiş derslere girsin. Bol bol sözlüye kalksın. Sınava girsin. Çıkışta da karne alsın. Yeter mi? Yetmez. Okuldan sonra, üniversiteye hazırlık kursuna gitsin. Yeter mi? O da yetmez. Trafik ışıklarında cam silsin ve harçlık toplasın. Sonra da gece geç vakit, konutuna dönsün. Hah, şimdi oldu. Şimdi aynı dilden konuşuyoruz.
Herkesin, 19 Mayıs Gençlik ve Bir De Bana Sor Bayramı kutlu olsun. Müthiş bir yöntem bence bu: "Yerinde inceleme". Psikologların "empati" dedikleri şey gibi işte.
Şimdi ben bu yazıyı yazarken, Fıstık geldi yanıma. Çok tutmuşlar bu fikri. 4 Ekim Hayvanları Koruma Günü'nde de o ve arkadaşları "bir de bana sor" etkinlikleri yapmak istiyorlarmış. "Ne yapacaksınız peki?" dedim. 4 Ekim'de İstanbul'daki bütün tuvaletlerin kapısına "yöneticiler işeyemez!" yazacaklarmış. Bizim apartman yöneticisinin çişini kaç saat tutabileceğini çok merak ediyorlarmış da. Köpeklerin işemesi muhtemel her yere anti-köpek tabelaları taktıran yöneticimizi pek sevmiyor bunlar anladığım kadarıyla. Köpek işte! Kızamıyorsun da. Bahis bile açmışlar aralarında. Genel kanı, yöneticinin dördüncü saatin sonunda dayanamayıp bir arabanın arka tekerleğine, herkesin gözü önünde foşur foşur işeyeceği yönünde. Bakalım kaç saat tutabilecek sahiden? Göreceğiz... +*c
Sorgusuz sualler
İngilizcede "sosyete" toplum demektir. "Magazin" ise dergi... Şimdi, bu bilgiler ışığında "sosyete magazini" dendiğinde neden aklımıza bir sosyoloji dergisi gelmediğini bilimsel yolla izah ediniz.
a) Ay falan oldum
b) Hadi be
c) Ciddeeen
d) Deeermişim
|
|
|
|
|
|
Cumartesi, Akşam Gazetesi'nin cumartesi günü ücretsiz ekidir.
|
|