Yalçın Pekşen
Avrupalı olunca artık
öpüşmeyecek miyiz?..
Hayırlısı olsun ama bana biraz 'denizi görmeden paçaları sıvadık' gibi geliyor.
Dün bir, bugün iki; Avrupa Birliği Türkiye'yi bekleme odasına yeni aldı.
Adımız üstümüzde: 'aday'...
Aday demek, iki ucu açık bir durum demek.
Üye olabilir de, olmayabilir de demek...
Ortada bir kesinlik yok demek.
Oysa biz kendi kendimize gelin-güvey olduk. Sanki her iş bitti de gerdeğe girecekmişiz gibi bir halimiz var.
Avrupa Birliği üyeleri bizi gerçekten 'aday' görüyorlarsa, yani düşündüğümüz gibi bizi birkaç yıl içinde (mesela 2004'te) resmen nikahlarına almaya gerçekten niyetli iseler, şimdiden nişanlı gibi davranıp, şu vize işini bir hale-yola koyarlar.
Ne o öyle; bir Türk vatandaşının bir AB ülkesinden vize alması için istenen belgeler:
Tapu senetleri, banka cüzdanları, kredi kartı limitleri, şirketin defterleri, vergi levhası, ticaret sicili gazetesinin fotokopisi, gidilecek ülkenin belediye meclisinden tasdikli davetiyenin orijinali, size referans verebilecek şirketlerin adları ve adresleri, hastaneden veya doktordan resmi yazı, özel sağlık sigortası, evlilik cüzdanı, çocukların nüfus kayıtları...
Önce pasaportunu götüren, neden gittiğini izah edebilen vizesini alsın da, ondan sonra işin ciddiyetine inanalım.
AB'ye girdikten sonra ise Türkiye'de aklınıza ne gelirse değişecek deniyor; hatta aklınıza gelmeyenler bile. Örneğin 'b..'lu kokoreç ile işkembe çorbasının kalkacağı aklınıza gelir miydi?
Yine de pek gelmesin. Nasıl olsa halkımız ne yapar yapar o 'b..'u yemenin bir yolunu bulur.
Şu değişiklikler listesine bakın:
TL kalkacak, Euro kullanılacak.
Parayı biz değil, Avrupa Merkez Bankası basacak.
Kışın yollarda çamura batma derdinden kurtulacağız. Çünkü ihalelere Avrupa şirketleri talip olacak, ihale mafyası ortadan kalkacak.
Türk gençliği ÖSYM sınavına girmeden Cambridge ve Sorbonne'a girecek.
İşkence sona erecek, idam cezası kalkacak.
Sağlık, adalet ve eğitim kaliteli hale gelecek.
Bunların hepsini anlayabilirim. Dişimizi sıkar kaliteye de katlanırız ama Avrupalılar sıkı dursunlar; bir tek şeye kolay kolay alışamayız, bir tek şeyden asla vazgeçemeyiz: öpmekten ve öpülmekten.
Çalışma Bakanı Yaşar Okuyan'ın sözünü ettiği 'öpüşmekten' söz ediyorum.
SSK'lı bir hastanın bir günde 4303 kez muayene edilmesinden veya 400 kez MR'ının çekilmesinden, canlı hastaya otopsi, erkek hastaya hamilelik testi uygulanmasından...
Örneğin Avrupalı olursak SSK'lı hastaları kim öpecek?
Adam okumuş, doktor olmuş, Hipokrat yemini ettikten sonra bir özel hastanenin başhekimliğine oturmuş. Karşısına SSK'lı bir hasta gelince kendisini nasıl tutacak?
Veya SSK'lı hasta 4303 kez muayene edilmezse 'öpüldüğünü' nereden anlayacak?
Adam köyden çıkmış, okumuş, mühendis olmuş, politikaya atılmış, bakan, başbakan vs. olmuş; Karşışına bir 'yakını' gelince önce onu, sonra bizi öpmeyecek mi?
Adam okumuş Meclis Başkanı olmuş, Meclis'in koltuklarının değiştirilmesi sırasında tutup hepimizi öpmeyecek mi?
Adam okumuş, iktisatçı olmuş, bir devlet bankasına müdür atanmış; önüne ballı kredi verme olanağı çıkınca, ne yapacak?
Bir kere öpmeye alışmış.
Alışmış kudurmuştan beter.
Avrupalı olduk diye, cinsel tercihlerini mi değiştirecek?
Ya biz? Bu işler sırasında öpülmekten zevk almaya başlamışız.
Öpüşmeden nasıl katlanacağız?
|