Halbuki Blair Waldorf’un kurallarını tamamen benimsemiştim ben... Sanırım “Gossip Girl”ün bir bölümüydü; ‘kabul görmek’ isteyen genç kızı sınava sokuyordu Waldorf. “Cumartesi günleri nereye gidilir” gibi bir oyuncaklı soru da vardı. Sosyeteye girmeye çalışan genç kız mekân düşünürken “Yanlış, cumartesi günleri dışarı çıkılmaz” yanıtını yapıştırıyordu. Genel kuraldır zaten: cumartesileri halk günüdür.
Sen misin Waldorf kanunlarına karşı çıkan.
Yıllar sonra ne dürttü beni bilmiyorum, cumartesi dışarı çıktım. Çok da eğleniyordum ki sabahın ilk ışıklarına yakın bir kulübün ıslak zemininde ayağım kaydı, sağ elimin üzerine düştüm ve sağ bileğim tamamen şişti... O sırada durumun vahametinin farkında değilim tabii.
Neyse, sabah oldu. Dün hastaneye gittim. Kırık görünmüyor ama bir kemiğin sonradan yerinden çıkabilme ihtimali varmış. Alçı dediler, karşı çıktım. Sabitleyecek bir şey koydular sağ koluma.
Tahmin edersiniz ki klavyeye her parmağım temas ettiğinde epey ağrı oluyor. İki hafta sürecekmiş bu elimin kısıtlı kullanım süresi. Neyse...
Birkaç gün zorunlu bir mola veriyorum. Bu arada tek elle yazmayı öğrenirim belki. Halbuki bugüne harika bir “Homofobi ve Hakkı Devrim” konulu çalışmam vardı. Zaptiyenin yıllardır takıntılı olduğu eşcinsellik meselesini yazmayı planlıyordum. 70’inden sonra bir insanın bu konuya merak sarması, takıntı haline getirmesi ilginç değil mi? Bakın arşive, popüler eşcinsellik tartışmalarında hep bir şekilde “taraf” oluyor bu ağabeyimiz. Tabii ki eşcinsel düşmanı, ihbarcı, faşist bir söylemle... Bu kadar ağır bir homofobinin altında neyin yattığını, geçip giden ve belki de eksik yaşanmış bir hayatın izlerinin olup olmadığını sorgulayacaktım.
Bir başka bahara kaldı. Ben kendime gelene kadar bu tartışma da biter zaten.
Ne diyeyim, “dinozor” ve “homofobik” şansı herhalde. Hakkı Bey dinozor lafına çok bozuluyor. Bunu diyenlere “Sen de amipsin” diyor. Ben amip değilim ama kendisi hem dinozor hem de homofobik...
Bir “el çatlağı”ndan basındaki çatlağa vardım ya şu kısa notta...
Neyse, en kısa zamanda tekrar yazacağım. Şimdi bile hafiften alıştım sayılır.
Bu arada bütün bu olaylardan çıkarılacak iki ders var benim adıma:
1- Cumartesi gecesi çıkılmaz.
2- New Balance ayakkabılar “all terrain” de olsa fena halde kayıyor.
İki gece gezmesi raporu
Gelin mi kaynana mı: Nazlı Ilıcak’ın ev daveti, kurduğu kuş sütünün bile eksik olmadığı sofralar dillere destan... Nazlı Hanım’ın mönüsünde herkese uygun bir şey var: Mantıdan kalkan balığına, kuzudan hamsiye kadar... Peki ya gelini Meyra? Gelinin sesi de kendisi de güzel ama bakalım ev sahipliği nasıl diye geçen hafta Mehmet Ali ve Meyra Ilıcak’ın evinde bir yemeğe gittim... Meyra da en az kayınvalidesi kadar başarılı. “Organizasyonda bir Nazlı Hanım parmağı olup olmadığı” tartışmalarına ise “Ben o evde büyüdüm, ister istemez etkilenmişimdir” diye noktayı koydu gelin... O gece sadece yemekler değil Mehmet Ali Ilıcak’ın sesinden şarkılar ve Nazlı Ilıcak’ın meşhur tefli fotoğrafının öyküsünü dinlemek açısında da tarihiydi.
Cenk Eren’in kulübü: Henüz emekle çağında ama gelecek vaat ediyor Cenk Eren’in açtığı yeni kulüp “Piyasa.” Biraz fazla “gay dostu” bir mekân ama müzik, ortam, insanlar hoş ve rahat. E başında da Ergun Yıldız gibi bir işletmeci durunca zaten kötü bir şey beklenemez. Tek olumsuzluk ister istemez mekânda belli bir saatte Cenk Eren’in şarkı söylemesini beklemeniz. Halbuki alâkası yok mekânın canlı müzikle ama sahibi şarkıcı olunca müşteri de böyle bir şey bekler doğal olarak.