Ne ölüm korkusu... Ne dengeleme zorunluluğu... Türkiye'deki kimi gazetecilerin davranış biçimlerini incelemek için insan psikolojisinin derinlemesine inmek gerekmiyor. Uzun uzun psikanaliz seansları yapmak da.
Bugün bazı gazetecilerin geçmişleri tartışılıyor doğal olarak. Eski defterler açılıyor, yazılar gündeme geliyor. Bu verimli bir süreçtir kuşkusuz... Basın mensuplarının her fırsatta Türkiye'nin insanlarının balık hafızalı oluşundan faydalanıp kendilerini haddiden fazla yeniden icat edebilmelerinin bir şekilde faturası çıkarılmalıydı.
Herkes eteğindeki taşları döksün... Bunlar tarihe düşülen notlardır.
Gazeteci fikir değiştirebilir... Geçmişte düşündüğünü, savunduğunu hala savunmak zorunda değildir kuşkusuz. Düşünceleri gelişebilir, evrim geçirebilir, ileriye savrulduğu gibi geriye de gidebilir... Muhafazakarlaşabilir de, devrimci de olabilir zamanla...
Ancak bu değişimlerinin teorik bir altyapısının olduğuna pek az seferinde tanık olduk Türk basınında... Değişenlerin, dönüşenlerin, dün savunduklarını bugün inkar edenlerin motivasyonu hiç inançlar ya da düşünceler olmadı...
Bizimler tek bir sebepten değişip durdular...
İktidara tapınma hastalığından...
İki tip gazeteci var basında: Her devirde kazananların yanında olanlar ve her devre muhalif olanlar...
Nuray Mert'in 'Hep Muhalif Olmak' kitabının adı aslında gazetecinin alması gereken pozisyonu da çok güzel özetliyor... Gazeteci muhaliftir... Bu muhalefet illaki körü körüne, bağnaz, düşmanlıkla karıştırılan bir karşı çıkış demek değildir...
Soru sormak, kuşku duymak, sorgulamak gazetecinin görevi değil mi? O zaman iktidarda kim olursa olsun gazetecinin ona kuşkuyla yaklaşması gerekir...
'Hep muhalif kalanlar'ın mükafatı hayatları boyunca güvenilir olmalarıdır, okurlarının onlara güvenmeledir...
O kadar... Bazılarını bu mükafat kesmez tabii...
Onlar diğer tipi temsil eden bir gazeteci güruhudur: Sadece ama sadece iktidardan yana olmak, gazeteciliği iktidara kim gelirse gelsin onlarla aynı karede olmanın bir aracı olarak kullanmak.
Bu insani bir zaaftır kuşkusuz; herkes iktidardan hoşlanır. Ama gazetecilikte evrensel olarak kabul görmüş kurallar zaten bizleri bu zafiyetten kurtarmak için çok katı çizilmiştir... Mesafeyi tutturmak bu yüzden altın kuraldır...
Dün darbecilere alkış tutanların bugün demokrat olmasına şaşırıyorsanız...
Dün generallerle kadeh tokuşturanların bugünkü iktidarla çay içtiğine inanamıyorsanız...
Hata sizde... Onlar kendi içlerinde çok tutarlı aslında... Bu mesleğe başlarken adeta 'Her zaman ve her şartta kazananın, güçlünün yanında olacağım' diye ant içmişler çünkü...
Diyelim ki yarın Türkiye Komünist Partisi iktidara geldi... En sıkı komünist onlar olacak...
Dün darbeye alkış tutmanın, bugün İslamcılarla ittifak yapmanın da altında o sihirli sözcük yatıyor... İktidar...
Muhalif olmayı tercih edenlerin eleştirileri hep bu insanların geçmişlerindeki değişimleri üzerine kurulu... Oysa meseleyi 'iktidar bağımlılığına' oturtunca herkesin geçmişi bir şekilde meşruiyet kazanıyor...
Belki de bir alkolikler toplantısı gibi bu iktidar bağımlıları derneği kurulmalı ve orada üye herkes ayağa kalkıp önce adını söylemeli, ardından da 'Ben bir iktidar bağımlısıyım' deyip kendi hikayesini anlatmalı...
Gecikmeli okuduğum mektuplar
Engin Cezzar'ın imzalayıp kitabı bana yolladığı tarih 24 Aralık 2007... Kitaplığıma kaldırmışım, bir gün bakılmak üzere... Bazen böyle oluyor, son derece ilgi çekici bir kitap olmasına rağmen başka şeylerin altında yığılıyor, erteleniyor, erteleniyor ve iki sene geçiveriyor.
Ta ki geçen geceye kadar...
Engin Cezzar'ın Amerikalı yazar James Baldwin'le 'Dost Mektupları' kütüphaneden adeta bana bakıyordu. Gecenin bir vakti... Karıştırmaya başladım. Bir mektup, iki mektup derken neredeyse kitabın sonuna geldim. Gecikmeyle de olsa bu kitaptan bahsetmek istedim...
Yapı Kredi Yayınları'nın bastığı 'Dost Mektupları' aynı zamanda Baldwin'in dünyada da yayımlanmış ilk mektupları. Engin Cezzar'a ailenin özel izniyle basılabilmiş bu kitap. 50'li yıllarda başlayan ve Baldwin'in öldüğü 1987 yılına kadar devam eden bu dostluğun belgesi... Aynı zamanda fotoğraflar da var...
Ancak 'Dost Mektupları'nı okurken bir anda 50'li yıllar New York sanat dünyasına da dışarıdan tanıklık ediyorsunuz. İçinde Jane Fonda'nın, Marlon Brando'nun, Paul Newman'ın geçtiği bir hayat bu... James Baldwin'in 'Giovanni'nin Odası'nı oyunlaştırma çabaları, Engin Cezzar'ın Giovanni rolünü oynaması kadar...
Peki nasıl bu kadar yakın dost olmuş ikisi? Bir gün Actor's Studio'da tanışmışlar. Baldwin'in bir beyazla dost olunamayacağı inancını yenip çok yakın dost olmuşlar. Kitapta alıntılanan Baldwin biyografisi yakınlıklarını da özetliyor: 'Baldwin'in genç aktöre [Engin Cezzar] gösterdiği ilgi başta ne olmuş olursa olsun, Cezzar'ın zekasına ve yeteneğine büyük saygı duyuyor, herhangi bir cinsellik söz konusu olmadığı halde Cezzar'la dostluğunu sürdürmeye can atıyordu. Birbirlerine 'kardeş' diye hitap ediyorlar ve birbirlerini gerçekten kardeş gözüyle görüyorlardı.'
'Dost Mektuplar' çok güzel bir kitap... Hele hele bizzat kendileri zaman zaman 'Giovanni'nin Odası'nda kalanlar için...
Fazıl Say'la Paris'te
BUGÜN bir aksilik olmazsa Paris'te olacağım... Bu akşam Theatre des Champs Elysees'de Fazıl Say'ı dinleyceğim. Fazıl Say iki gece çıkacak Paris'te. Bir sonraki akşam da Burhan Öçal'la aynı sahneyi paylaşacak... Bir günlük müsaade bana: Çarşamba yazı yok, perşembe izlenimlerle karşınızda olacağım...