Mizah yazmak istediğim halde bugün aklıma sadece hüzünlü konular geliyor. O zaman ben de büyük yazarlar E.B.White ve James Thurber'ın dediği gibi bir denemecinin beynini serbest bırakması ve o nereye gidiyorsa onunla gitmesi gerektiği ilkesine uyacağım bugün. İlla da mizah diye tutturmuyacağım ama yine de nasıl yaşamamız gerektiğini değil, Montaigne'nin dediği gibi 'Hayatta olmanın bize neler hissettirdiğini' irdelemeye çalışacağım bugün.
Açıkça söylemek gerekirse; hayatta olmanın en azından bana pek iyi şeyler hissettirdiğini söylemem mümkün değil. Ben uzun zamandır insanlığın durumu ile ilgili bilgileri büyük, çok önemli denilen haberlerden alamadığımın farkındayım. Bu yüzden köşe bucakta kalmış belki herkesin dikkatini çekemeyen haberlere, gelişmelere çok önem veriyorum. Bunlar hem derinden etkiliyor hem de beni değiştiriyor. Fark ediyorum değişimimi.
Bu tarzda son haber Los Angeles Times gazetesinden bir ölüm haberiydi. Gazetenin transeksüel spor yazarı 52 yaşında ölmüş. Mike Penner yıllardır cinsel kimliğini içine gömerek yaşamaya çalıştı. Büyük spor olaylarını gazetesi için izledi ve yazdı. Daha gençken sadece ayda bir evinde kimseye görünmeden kadın kıyafeti giyip, bir gün geçirirmiş. Yıllar geçtikten sonra bu gerçek kimliğine dönüşleri haftada bir güne çıkarmış. Yazar bu yıllarını beni çok etkileyen bir şekilde tanımlamış. Bu yıllarını 'Cinsiyet diasporası'ndaki yaşamı' diye tanımlıyor. Yani kendi cinsiyet ana yurdundan ve toplum gözünden uzak, yalnız başına evden o kimlikle hiç çıkamadan geçirilen yıllar.
Ben her insanın içinde bir nebze şöyle ya da böyle bir tür cinsiyet diasporaları olduğunu düşündüğümden bu hikayeyi hepimizin ibretle okuması gerektiğini düşünüyorum. Özellikle bugünün Türkiye'sinde cinsiyet faşistlerinin insanlara eşcinsel oldukları için baskı yapmaya başladıklarını düşününce bu diaspora hissiyatını daha iyi anlamamız gerektiğine inanıyorum.
Uzun yıllar boyu kendi diasporasında yaşayan Mike Penner bir gün işine Christina Daniels olarak gelmiş. Ve geçirdiği değişimi 'Ben, bir transeksüel spor yazarıyım' başlığıyla yazmış. Dünya büyük politik atılımlarla değil asıl böyle cesur insanların cesur adımlarıyla değişiyor. Uzun süre kadın kimliği ve kadın imzasıyla yazmış gazetesinde. Eskiden erkek olarak oturduğu basın localarında kadın kimliği ile oturmaya başlamış, Arkdaşları neler konuştular ne tavırlar aldılar tatsız şakalar yapıldı mı, rencide edici davranışlar sergilendi mi; kimse tam bilmiyor ya anlatmıyor bunları.
Ama Christine imzası bir süre önce geri çekildi. O tekrar Mike imzasıyla yazmaya başladı.
Ve birkaç gün önce evinde ölü bulundu. Polisin ilk tespitine göre ölüm nedeni intiharmış. Yılların cinsel dispora baskısı, kendi ruhuyla mücadeleler, 'dışarıya çıkma' arzularını baskı altında tutmalar sonunda ondan bedelini çıkardı. Ruhu isyana geçti ve intihar etti...
Size bir şey söyleyeyim mi; faşist baskıların en ağırı cinsel kimlik üzerine konulandır. Çünkü cinsel kimlik bazen bir tercih değildir. O, tabiatın bize verdiğidir, bizi mahkum ettiğidir. Onunla mücadele etmesinin beklenilmesi, bir insandan belki de imkansızı istemektir. Amerika'daki cinsellik polisleri ve faşistleri, eşcinselliği uzun süre tedavi edilebilir bir hastalık olarak yorumladılar. Şimdi de içindeki kadını artık baskı altına alamayan insanları hedefliyorlar.
Türkiye'de durum çok vahim. Birçok insan bu yüzden acı çekiyor ve mutsuz. Tabii bizde politikacıların büyük memleket meseleleri yerine böylesine 'Küçük', 'Önemsiz' meselelerle uğraşmalarını beklemek imkansız. Uğraşmayacakları gibi cinsellik üstüne kurulan faşist baskılara da yeşil ışık yakıyorlar. Utanç verici bir durum.
Bu durumda da ortalığın ciddiyetten geçilmediği ve çok fazla ciddi yazar bulunduğundan dolayı böylesi önemsiz bir konuda yazmak da kaçınılmaz olarak gayrıciddi ve de sapık bir mizah yazarına düştü, ne yapalım...
Oğlumun inceliği
Hastalık, bayram derken oğlum 15 gün kadar evdeydi. Ben onun evdeki durumuyla dalga geçen yazılar yazdım biliyorsunuz. Ama bugün okula dönüyor ve ben onun evde olmasını ne kadar özleyeceğimi şimdiden hissediyorum. Çünkü çok olgun ve zarif bir çocuğum var benim. Pazar günü bana 'Baba sen bu odandaki masanın başında çok oturuyorsun, sıkılmıyor musun?' diye sordu. Ben de ona anlattım neden oturmak zorunda olduğumu. Pazartesi sabah kalktım, yazı düşünüyorum, içim sıkılıyor. Artık çocuk olmamaktan dolayı pişmanım. Sorumlulukların altında eziliyor hissediyorum, sorumsuzluk günlerini özlüyorum, çok sıkıntılıyım.
Birden kalemlerimin durduğu kalemlikte bir büyük Miki Fare kalemi bulunduğunu fark ettim. Oğlum, canım sıkılıyor masa başında biraz eğleneyim, bana neşe versin diye bu kalemini koymuş oraya.
İşte yaşamamı anlamlı kılan bir andı bu. Sıkıntıları tümden bir kenara bıraktım, sadece bu tür anlar için yaşamanın güzel olduğunu tekrar düşündüm.
Farkına vardım ki oğlum benim hayatımın en sıkıntılı en çalkantılı anlarında daima sığındığım bir liman gibi. Zora gelince ona çapa atıyorum daima.
Geçtiğimiz yıl da yine bir sıkıntılı dönemi onunla birlikte 'Tom TrueHeart' adlı kitabı okuyarak atlatmıştım. 15 gündür evdeyken bazen 'Keşke okulda olsaydı' demiştim. Şimdi bugün okulda. 'Keşke evde olsaydı' demeye başladım bile.