Pazar günü Hürriyet'te AyÅŸe Arman'ın Sedat Ergin'le yaptığı söyleÅŸiyi büyük bir keyif ve merakla okudum... Ergin, benim Türkiye'de hayranlık derecesinde takip ettiÄŸim çok az sayıda gazeteciden biri... Bilgi birikimi ve analiz yeteneÄŸiyle Batılı anlamda gazetecilik yapar, onu takip etmek çok öÄŸreticidir de.
Sedat Ergin'in bir hasleti de hatalarını kabul edebilmekteki başarısıdır. Ayşe Arman'ın karşısındaki kendiyle barışık hali beni etkiledi.
Kısa süre öncesine kadar Milliyet'in başındaydı Sedat Ergin. Bu görevi geçtiÄŸimiz günlerde bıraktı. Neden baÅŸarısız olduÄŸuyla ilgili soruya verdiÄŸi yanıtlar içinde, bir tanesi dikkatimi çekti.
'AKP'nin kapatılmasına gazete olarak karşı çıktık. Kapatılması, Türk demokrasisini ÅŸakadan bir demokrasi haline getirirdi. Bunu yaparken, bazı okurlarımızı kızdırdık. Küstüler ve Milliyet almaz oldular' diyor Ergin.
İşte bu sözler beni 'gazetenin kimyası' üzerine düÅŸünmeye itti... 'Milliyet'in kırmızı çizgileriyle oynanırsa okur elbette küser' diye düÅŸündüm.
BilindiÄŸi gibi Türk basını 80'lerden sonra 'süpermarket gazeteciliÄŸi' denen bir tarzı benimsedi. Hürriyet ve Sabah bu tarzın öncüleri oldu: İçinde her türden yazar bulunan, çeÅŸitli görüÅŸlere ev sahipliÄŸi yapan bir gazetecilik...
Giderek kitle gazeteciliÄŸi için de bir norma dönüÅŸtü bu süpermarket modeli... Ancak tabii bu formül belli gazetelerde tutar, belli gazetelerde tutmaz... Mesela elinizde tuttuÄŸunuz AKÅžAM süpermarket modelini baÅŸarıyla uygulamış bir gazetedir.
Oysa Milliyet, tarihi, yapısı ve okurları bakımından süpermarket gazeteciliÄŸine asla uymayacak bir yayın organıdır.
Dolayısıyla Milliyet'in alacağı tavrın da büyük kitle gazetelerinden farklı olmayı ÅŸart koÅŸuyor. Milliyet okurunun AKP'nin kapatılmasına karşı çıkılmasından dolayı gazeteyi terk etmesi son derece anlamlıdır.
Sanırım Milliyet'te ciddi bir 'alıcının kim olduÄŸunu' bilememe problemi var. Zira, sadece AKP'nin kapatılması deÄŸil Ergenekon konusunda son dönemlerdeki tavırlarının da Milliyet okurlarında ters teptiÄŸini zannediyorum.
Ancak Milliyet'in 'kimyasıyla' oynama konusunda Sedat Ergin'i de sorumlu tuttuÄŸum düÅŸünülmesin. Bilakis, Cumhuriyet geleneÄŸinden gelen Sedat Ergin tam da Milliyet'e uygun bir yayın yönetmeniydi.
Hatalar ondan çok önce baÅŸladı. GeçmiÅŸi hatırlayalım... Rahmetli Ufuk Güldemir bu gazetenin başına atandığında ciddi bir Ahmet Altan krizi çıkmıştı. Milliyet okuru Altan'ın 'Atakürt' yazısına sert tepki göstermiÅŸ, sonunda da bu kriz yayın yönetmeniyle yazarı yenmiÅŸti...
Okurun bu geleneksel tavrı Milliyet üzerinde hala sürüyor iÅŸte, anlatmak istediÄŸim bu. Tam da bu sebepten Milliyet'i Sabah'laÅŸtırmak, süpermarkete dönüÅŸtürmek ters tepiyor.
Milliyet okuru Ahmet Altan'ın takipçisi deÄŸil çünkü... Bu gazete Hasan Pulur'a, Melih Aşık ve Güngör Uras'tır...
Birkaç hafta içinde göreve baÅŸlaması gereken Güngör Mengi tam da Milliyet'e uygun bir isim mesela. Ama 'Mustafa' filmini 'liberallerin seveceÄŸi' ÅŸekilde yapan Can Dündar Milliyet okurunun tepkisini çekmesi normaldir.
Nasıl ki Cumhuriyet'ten bir Hürriyet, Sabah, AKÅžAM olması beklenemezse Milliyet'i de bu kulvara sokmak büyük bir hatadır. GeçmiÅŸte de bu model denemelerinin acısını fazlasıyla çekti Milliyet.
Süpermarket modeli benzer ÅŸekilde Yeni Åžafak'ta, Taraf'ta, Vakit'te de tutmaz... Çünkü bu gazeteler de kitlelere hitap etmez, belli bir tutumun ve tavrın sözcülüÄŸünü yapar.
Bir okur olarak benim hayalimdeki Milliyet haberleriyle, tavrıyla, ayrıntıcılığıyla daha dinamik bir Cumhuriyet'tir. Önemli geliÅŸmelerde en ince ayrıntılarını okuyabileceÄŸimiz, tam da eskiden varolduÄŸu ÅŸekliyle bir 'referans' gazetesi.
Bütün bunları söylemekle beraber Türkiye'deki gazete okurlarıyla ilgili bir korkumu, endiÅŸemi de paylaÅŸmadan edemeyeceÄŸim.
Milliyet'in okur kaybı üzerinde tahminler yürütürken belki de genel olarak gazete okuru profilinin yaÅŸadığı deÄŸiÅŸimin de üzerinde durabiliriz gibi geliyor.
Belki de Abdi İpekçi'nin anayasasını yazdığı ve basın tarihine referans gazetesi olarak geçen bu modelin artık bir alıcısı kalmamıştır... Belki de günümüzdeki gazete okurunun böyle bir beklentisi kalmamıştır...
İşte o zaman asıl tartışmamız gereken bu yeni okur tipolojisidir.
Yabancıda durduğu gibi durmuyor
Yıllardır gazetelerin mizanpajı, yazı tipleri konuÅŸulur... Hatta bütün gazeteler nedense ÅŸu anda gördüÄŸünüz bu çirkin yazı tipiyle basar köÅŸe yazılarını... Alışkanlıktan, kolay okunmaktan falan bahsederler... Ve bir ÅŸekilde de bütün gazetelerin mizanpajı, yazı tipleri birbirine benzer...
Pek çok gazeteci 'New York Times'a benzeyen bir gazete'nin hayalini kurar... Åžimdi Türkçe olarak da New York Times çıkıyor...
İçeriÄŸinden deÄŸil de ÅŸeklinden bahsedeceÄŸim...
Sabah'ın eki olan NYT'nin bir sayfası İngilizce, bir sayfası Türkçe çıkıyor. Aynı yazı tipleri ve aynı mizanpajla... Fakat ne yalan söyleyeyim, Türkçe sayfalar İngilizce sayfalar gibi estetik durmuyor.
Sanki bu yazı tipi Türkçe karakterlere uygun deÄŸil gibi... İş font'u TürkçeleÅŸtirmekle bitmiyor galiba...
Yıllar önce Ercan Arıklı için bir dergi projesi üzerinde çalışıyordum... Arıklı'nın en sevdiÄŸi People dergisini baz aldık kendimize. Grafik tasarımcısı da biz 'Olmadı' dedikçe neredeyse bire bir kopyaladı People'ı... Ancak ne yaptıysak, bir türlü People gibi durmadı... O zaman da aklımızdan 'Türkçe olunca mı böyle duruyor' diye geçirmiÅŸtik... Åžimdi aynı ÅŸeyi NYT'nin sayfalarına bakınca da hissediyorum.
Tarif etmesi çok zor, eminim grafik tasarımcıların bir yanıtı vardır bu probleme karşılık. Ama en azından ben bize ait, Türkçe'ye yakışır bir mizanpaj arayışında olmamız gerektiÄŸini düÅŸünüyorum.
NYT'nin tercümesi olsa bile, yazılar bile aynısının Türkçesi olsa da, bir ÅŸekilde aynı durmuyor.