AKŞAM GAZETESİ | Serdar Akinan | 2009-08-10
Gökçeada unutulmasın
Geçen yerel seçimlerde bir otobüsle Türkiye’yi gezen ekibimizi bir canlı yayınla SKY’da ağırladığımızda, hiç unutamam, yapımcımız Cansel Poyraz o uzun yolculukta tanık olduğu Türkiye’den nasıl etkilendiğini coşkuyla anlatmıştı...
Bu coşkuyu ona veren Türkiye’yi dolaşmak; fotoğraflamak ve yazmak en büyük hayalim olmuştu.
Bu yaz kısmen de olsa yapmaya çalışıyorum... İlk durağım Gökçeada oldu.
Homeros’un İlyada’sında anlatılır. Gökçeada, deniz tanrısı Poseidon’un adasıdır.
Asırlar boyu kimlere ev sahipliği yapmadı ki bu saklı cennet?
Romalılar, Bizanslılar, Venedikliler, Cenevizliler ve Osmanlılar... İzlerini her köşede görmek, koklamak, hissetmek mümkün.
İşgaller yaşadı ve sürgünler gördü... Adanın bazı köylerinde insanı tedirgin eden tuhaf bir ıssızlık var... Tenha köşelerinde bu ıssızlık fısıltılarla anlatılıyor.
Belki “stratejik” olmasından ötürü hemen her köşede askeri bir varlık hissediliyor. Hissettiriliyor...
Bu “politik” hisleri bir kenara bırakarak adaya bakınca ihtiyacınız olan sahicilikleri yüreğinizle görüveriyorsunuz...
Sizi çevreleyen doğal güzelliğe; bakir koylara, göllere, çamlara, zeytinlere, arılara, kuşlara, balıkçılara, taş evlere ve oğlaklara bakakalıyorsunuz.
Bu şiiri kim yazdı? Ne zaman yazdı? Melodisi ve hikayesi olan bir ada Gökçeada.
Yavaşlayınca dinlenen, bakınca anlaşılan...
Bu melodiyi, bir gün batımında, Yakamoz Restoran’ın terasında dinledim.
Güneş, kıpkızıl bir lekeye dönüşmeden hemen önce...
Ege’nin dingin yüzeyindeki sayısız pırıltı, bu coğrafyadan gelip geçen tüm ruhları aynı anda kutsuyordu.
Orhan Karatay’ın dibek kahvesini yudumlarken o taş meydan kime neler anlatıyordu?
Ertesi gün, adadan ayrılmam gerekiyordu. Toparlanıp yola çıktım...
Son bir tur atıp feribota yetişecektim. “Kefaloz’u mutlaka gör” demişti bir dostum. “Hadi, bir bakayım...” dedim.
Tuz gölündeki çamura bulanmış karaltıları gördüğümde, esen rüzgarın şiddeti başımı döndürdüğünde bir an için durmak istedim... Fotoğraf makinemi çıkarıp çerçevemi yaptığımda vizörden o rengarenk lekeleri gördüm.
Kafamı kaldırıp dikkatlice bakınca uzun koyun içinde onlarca küçük rengarenk paraşüt gördüm. Sonra sörfleri fark ettim.
Yol beni Gökçeada Surf Eğitim Merkezi’ne götürdü. 15 dakika sonra bir odaya yerleşmiştim.
Hikaye tam da burada beni buldu...
İşte tipik bir Türkiye hikayesi...
Gökçeada’nın Aydıncık koyu, Ege adaları üzerinden geçen kuzey-güney rüzgar koridoru üzerinde yer alıyor.
Rüzgar sörfü ve kite board için ideal olan 4-5 Beufort şiddetinde bir rüzgarı kesintisiz barındırıyor.
Harikulade bir kumsalı var.
Rüzgar deniz yüzeyinden 10 metre yükseklikte estiğinden yüzeyde dalga yapmıyor. Yeni başlayanlar için denizi sığ.
Ve, parkurun en dar yeri 2.5 kilometre... Yani eşsiz...
Bu özelliklerin aynı anda bir arada olması bir mucize...
Avrupa’nın en büyük sörf merkezi olabilecek; bu özellikleri barındıran Aydıncık ve civarında durum ne?
Kalınabilecek tek bir tesis var... Duyuru yok... Tanıtım yok... Hoş olsa nerede kalacaklar.
Askeri bölgeler ve SİT alanları arasına sıkışmış kalmış...
Yunan adalarını ve İbiza’yı gören biri olarak rahatlıkla şunu söyleyebilirim.
Gökçeada, sadece bu yönüyle bile bir turizm mucizesi yaratabilir...
Bunu yapacak vizyon ve kafa var mı?
Yok...
Belki ileride bu adayı da Yunanistan’a geri veririz... O zaman Çanakkale’den feribotla gelen çocuklarımız buradaki dev tesislerde sörfünü yapıp konaklarken,”Ne iyi olmuş da bu adayı geri vermişiz...” derler.